Zaven Biberyan, yirminci yüzyılın en çarpıcı Ermeni yazarlarından biri olarak Türkiye’nin azınlık topluluklarının dünyasını, bireysel travmalarını ve toplumsal baskıları edebiyatıyla işleyen, okurun gözünün önüne seren bir kalemdi. 1921’de İstanbul’da doğan Biberyan, çocukluğundan itibaren Ermeni kimliğinin getirdiği ikilemleri, sosyalist ideallerini ve baskı altında ezilen bireyin çaresizliğini eserlerine yansıttı. Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Ticari İlimler Akademisi’nde eğitim aldıktan sonra, daha çok gazetecilik ve yazarlıkla geçimini sağlamaya çalıştı. 1941’de gittiği Nafıa hizmeti sırasında 42 ayda Ermenice öğrendi ve sonra Ermenice yazmaya başladı. Üç buçuk sene kadar Osmanlı Bankası’nda çalıştı, bankadan ayrılıp ticarî bir işe girişti, ancak Menderes dönemindeki büyük ekonomik krize dayanamadı. Kendi ifadesiyle “Şimdiye kadar kaç işe girip çıktım, hesabını ben de bilmiyorum. Bütün bu işler bana bir sürü şey getirdi, zenginlik hariç.”
Biberyan Nor Lur, Nor Or ve Jamanak gibi Ermeni gazetelerinde yazdı, sosyalist görüşleri nedeniyle 1946’da hapis yattı ve 1949’da Beyrut’a sürgüne gitti. 1953’te İstanbul’a dönen Biberyan, Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili adaylığında bulundu, seçilemedi; fakat 1968’de İstanbul Belediye Meclisi üyesi oldu. Ülser hastalığından 4 Ekim 1984’te vefat ettiğinde, Ermenice yazılmış üç romanı, bir öykü kitabı ve sayısız makalesi vardı. Azınlıkları olduğu kadar fabrika işçileri, memurlar, küçük dükkân sahipleri gibi farklı sınıfları da çarpıcı bir başarıyla ele aldı.
Biberyan, özellikle aile içi maddi ve manevi çöküşleri, azınlık travmalarını, toplumsal yabancılaşmayı ve bireysel isyanı odağına alan romanlarıyla tanındı. Bu yazıda, onun iki önemli eseri olan Meteliksiz Aşıklar (1962, orijinal adıyla Angudi Siraharner) ve Karıncaların Günbatımı (1984, orijinal adıyla Mırçünneru Verçaluysı) üzerinde daha çok duracağım. Bu romanların, Biberyan’ın üslubunu net şekilde ortaya koyduğu kanaatindeyim. Öz yaşam öyküsünde değindiğim üzere gençlik yıllarında Fransızca yazan Biberyan daha sonra Ermenice yazmaya başlamıştır. Bu konuda bir pişmanlığı da olduğunu Hrant Paluyan’a yazdığı mektuptan dolayı bugün biliyoruz, bu daha çok siyasi duruşunun Ermeni cemaati arasında da sevilmeme ve benimsenmemesinin getirdiği kırgınlık ve sitemin dışa vurumuyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Yalın ve gerçekçi diliyle toplumsal felaketlerin bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne sererken onun romanları, 20. yüzyıl Türkiye’sinin azınlık Ermenileri için felaketlerin ve yaşanan travmaların toplumsal etkilerini yansıtmaktadır.
1915, Varlık Vergisi, 1940’lar Nafıa askerliği ve 1955 6-7 Eylül Olayları gibi ardı ardına yaşanan travmalar, eserlerinde süreklilik izleyen bir felaketler arka planı oluşturur. Karıncaların Günbatımı, bu felaketlerin en derin izlerini aile üzerinden çizerken, Meteliksiz Aşıklar ise iki gencin aşkını bu toplumsal baskıların ortasına yerleştirir. Arka planda adaları mekân olarak seçmesi kent kimliğini hafıza üzerinden işlemesine olanak tanırken aynı anda bize Biberyan’ın adalara olan şahsi tutkusunu da gösterir diyebiliriz. Her iki roman da Biberyan’ın sosyalist kimliğini de ortaya koyar: Birey, toplumun ezici yapısı karşısında isyan eder; ama zafer değil, yenilgiyle yüzleşir. Yazar, karakterlerini günbatımında yok olmaya mahkûm olan karıncalara benzetir. Kitaba ilişkin bu metafor ile toplumun kolektif baskısının bireysel özgürlüğü ezdiği yorumları yapılmıştır.
Biberyan’ın başyapıtı olarak kabul edilen Karıncaların Günbatımı, 1970’te Jamanak gazetesinde tefrika edilmiş ve ölümünden kısa süre önce kitaplaştırılmış bir romandır. Eser, 1998’de Türkçe’ye “Babam Aşkale’ye Gitmedi” adıyla çevrilmiştir. Biberyan’ın en kapsamlı eseri olan bu kitap, bir ailenin adım adım çöküşünü dramatik bir kronolojiyle anlatır. Roman, Tarhanyan ailesinin hikayesi etrafında dönmektedir. Baba Diran, Varlık Vergisi nedeniyle mallarını kaybetmiş, aile yoksullaşmıştır, annesi tarafından dahi bencil olmakla suçlanır. Oğlu Baret, bu travmanın ortasında büyümüştür ve dönemin siyasi sarsıntılarının etkisini bireysel bir isyanla taşır. Hikâye, Baret’in Nafıa’dan dönmesiyle başlar: Kapıyı çalan oğul, ailesinin parçalanmışlığını görür. Anne Arus, kardeşler ve baba, yoksulluk, korku ve iç çatışmalarla boğuşur.
Romanın girişinde Baret’in annesine; “Dokunma, pislik içindeyim” diye mırıldandı. “Bitliyim dokunma.” İfadesinden evinden ve ailesinden ne denli yabancılaşmış olduğu anlaşılıyor. Ailesinin yaşananları anlamazmış gibi yaklaşımı ve kendilerini öne çıkarması Baret’in özlemini duyduğu evin döndüğü ev olmadığını anlamasına yol açıyor. Annesinin; “Yiyecekler iyi miydi ha Baret? Burada herkes sizin tayın için can atıyor.” sözleri içinde bulunduğu durumu romanın açılışında okura gösteriyor.
Biberyan; Tarhanyan ailesinin Varlık Vergisi, nafıa gibi dış felaketlerin iç dünyalarını nasıl zehirlediğini ve yozlaştırdığını ustalıkla göstermektedir. Baba Diran, vergiyi ödeyerek ailesini kurtarmaya çalışır, ama bu çaba onları maddi ve manevi olarak yok eder. Yoksullaşmanın getirdiği statü kaybı, kötü alışkanlıklar aileyi dağıtır. Baret romanın en karmaşık karakteridir. Nafıa’dan dönen genç adam, saldırgan bir ruh halindedir, ailesinin onu dinlemesini ister. Biberyan, Baret üzerinden azınlık bireyin psikolojik tahribatını oldukça güçlü işler. Korku, öfke, geriye dönüş ve yaşama tutunma çabası.
Roman, 1940’lar Kadıköy’ünü ve İstanbul’u canlı bir şekilde tasvir eder. Ermeni mahalleleri, Rum ve Yahudi komşular ve her şeyin altında yatan tekinsizlik. Romanın gücü yine Biberyan’ın gerçekçi üslubunda yatar. Yalın diyaloglar, iç monologlar ve toplumsal atmosferin detaylarıyla dolu sahneler, okuru felaketin içine çeker. Örneğin, Baret’in annesiyle konuşmaları çok etkilidir. Biberyan, burada sosyalist bir eleştiri yapar; toplumun “karınca” metaforu, kapitalist baskının azınlıkları ezmesini yansıtır. Felaket, sadece maddi değil, ruhsal bir yıkımdır aslında. Karakterler, hayata bağlanamaz, sürekli bir günbatımında yaşar. Baret’in kimliği zaten felaketlerin hatırlatıcısı ve hazırlayıcısıdır. Eski felaketlerin izleri her an yerin altından çıkıp geliverecek gibidir. Romanın sonu, yeni bir felaketin habercisidir; 6-7 Eylül Olayları ufuktadır. Bu eser, edebiyatımızda azınlık travmalarını en derin işleyen romanlardan biridir; Biberyan, bireysel acıyı kolektif hafızaya dönüştürmekte mahirdir.
Marmara Gazetesi’nde yayımlanan Meteliksiz Aşıklar, Biberyan’ın daha kısa fakat aynı derecede keskin bir romanıdır. 1950’ler İstanbul’unu bir gencin gözünden tasvir eder. Lise son sınıf öğrencisi Sur, ailesi ve sevgilisi Norma’yla ilişkisinde sıkışır. Hikâye, Sur ve Norma’nın gizli aşkı etrafında döner; bu meteliksiz aşk, toplumun röntgenci bakışları altında ezilir.
“Sur aniden huzursuz oldu. Açıklanamayacak bir duyguydu bu, birileri onları izliyordu sanki. Hızlı bir bakış attı etrafına. Yandaki ve karşıdaki banklar boştu. Parkın bu tarafı ağaçlarla çevriliydi ve çalılığın arkasında karanlığa gömülüyordu. Parkın ana yolu en az yirmi metre kadar ilerideydi. Sur yine birdenbire, içgüdüsel bir hareketle kafasını biraz kaldırdı. Yüreği ağzına geldi. Ağacın üstünde bir adam vardı.”
Romanın giriş cümlelerinden görüldüğü üzere; toplumun bir gözetleme toplumu olarak etraflarında her daim olması ve rahatsız edici bakışlarını okur adeta kendi üzerinde hisseder. Biberyan, burada 6-7 Eylül Olayları sonrası ve 27 Mayıs Darbesi öncesi dönemin gerginliğini yansıtır. Sur, romanın isyankâr kahramanıdır. Ailesi ile çatışır aile manevi çöküş içindedir. Norma’yla ilişkisi, özgürlük arayışını simgeler, ama röntgenciler her yerde karşılarındadır. Biberyan, bu motifle azınlık bireyin kuşatılmışlığını da gösterir. Aşk, siyasi bir eylem olarak okunabilir. Sur’un ütopyası, sosyalist bir hayaldir: “Devletsiz, hükümetli bir ülke, herkes özgürce yaşasın.” Ancak gerçeklik, İstanbul sokaklarında boğucudur. Roman, Eminönü, Şişli ve Adalar’ı betimleyerek dönemin panoramasını çizer; travmaların nesilden nesile aktarıldığını gösterir. Biberyan’ın üslubu burada da yalın ve kısa cümlelerle kendini gösterir. Sur’un isyanı, Baret’inkine bir anlamda benzetilebilir. Bireysel özgürlük, aile ve toplum duvarına çarpar. Roman, Marc Nichanian’ın önsözünde belirttiği gibi, Biberyan’ın en “ütopyacı” eseridir; aşk, kısa bir umut ışığıdır ve Karıncaların Günbatımı’nın aksine burada siyasi ütopya insana kardeşliği biçiminde romanın sonlarında metinde kendisini gösterir.
Meteliksiz Aşıklar, Biberyan’ın temalarını pekiştirir: Azınlık birey, toplumun ezici yapısında yalnızdır. Biberyan’ın bu iki romanı bu anlamda birbirini tamamlar. Karıncaların Günbatımı, aile çöküşünü geniş bir kronolojiyle işlerken, Meteliksiz Aşıklar bireysel aşkı dar bir zaman diliminde ele alır. Her ikisinde de aile birey üzerinde baskıcı, yoz ve yok edici bir güçtür. Biberyan’ın dilindeki yalınlık, gerçekçiliği artırır; İstanbul betimlemeleri dönemin atmosferini oldukça iyi yansıtır. Biberyan’da Kafka romanlarındaki gibi bir boğuculuk, Orhan Kemal’e sıklıkla benzetilen bir toplumcu gerçekçilik vardır. Bireysel bunalım, toplumsal gerçeklerle iç içedir. Biberyan, Ermenice yazmayı tercih etse de sesi evrenseldir. Travmalar, bir biçimde toplumdaki her bireyi etkiler.
Zaven Biberyan, ölümünden sonra Aras Yayıncılık sayesinde Türkçe’ye kazandırılan eserleriyle okurlar tarafından yeniden keşfedilmiştir denilebilir. Karıncaların Günbatımı ve Meteliksiz Aşıklar, onun toplumsal felaketler zincirini nasıl edebiyata dönüştürdüğünü gösterir. Bu romanlar, sadece Ermeni değil, Türkiye edebiyatının bir parçasıdır: Ele aldığı temalar ülkesine ilişkin olduğu kadar aynı zamanda evrensel acıların yansımasıdır. Bu bağlamda; onun kaleminin de kişisel yaşamı ve politik duruşu gibi güçlü bir direnişin ürünü olduğu değerlendirmesi yanlış olmayacaktır.
Kaynakça
Rober Koptaş, Çöpe Attıysanız Bir Şey Kaybetmezsiniz, K24, 28 Mart 2019, https://t24.com.tr/k24/yazi/cope-attiysaniz-bir-sey-kaybetmezseniz,2228
Saliha Samanlı, Mekânın çağırdıkları: Huzur ile Karıncaların Günbatımı’nda tarih, bellek, kimlik, K24, 17 Şubat 2022, https://t24.com.tr/k24/yazi/mekanin-cagirdiklari-huzur-ve-karincalarin-gunbatimi-nda-tarih-bellek-kimlik,3592
Zaven Biberyan, Karıncaların Günbatımı, İstanbul, Aras Yayıncılık, 2019.
Zaven Biberyan, Meteliksiz Aşıklar, İstanbul, Aras Yayıncılık, 2017.

