Figen Yıldız / ŞEBNEM’E MEKTUP – 2

ŞEBNEM’E MEKTUP – 2

Şebnem,

Grup sözcüsü henüz yetmiş yaşında bile değilmiş. Sığınağım olan bu bungalov bozması yerdeki kaçıncı uyanışımdı bilemiyorum. Sözcü eline aldığı usturayla kız ve oğlan çocuklarının saçlarını tek tek, muntazam bir şekilde kısalttı. Hepsini yolladıktan sonra yüzüne bir rahatlama geldi. Çadırların hala kurulu olduğu yerin az ötesinde banyo yapılan yere girdi. Çıktığında dizlerine uzanan lacivert ceketini giymişti. Kitabını alıp her zaman olduğu gibi adonisin altına geçti.

Buğday sarısı, meşe başlıklı bir koltukta etraftaki koşturmayı izliyorum. Omuzlarımda sonbahar esintisini deliklerinden estiren yumuşacık, ince bir örtü. Deniz, kayanın ardındaki kırışık yatağa uzanan mavi elbiseli kadın. Ötede, mendireklerin ardına düşen kısımda meze satan dükkan. Hepsi önümde açılan pencerenin içinden seyrettiğim soluk bir resim. Uzun bekleyişin yorgunu zihinleri dingin sesiyle Bocelli karşılıyor. Tangoya dönüyor ses. Dükkandan geliyor. Sözcü başını çevirip dükkanın ardındaki bir şeyi inceliyor. Kızaran gözlerinden matarasındakinin kahve değil içki olduğunu anlıyorum. Uzaklara dalıyor. Gözlerimi kapatıp rüzgarı dinliyorum. Ne harika değil mi Şebnem? Uzun zaman sonra bu yerleşme hali iyi geliyor. İnsan ait olmaya nasıl da hızlı adapte oluyor. Burada yaşananlar gerçek mi? Birazdan ben de diğerleriyle birlikte kulübe yapımında mı bulunacaktım? Yoksa ardımda bıraktığım kentte, yatağımda düşler arasında kendimi unutmuştum da burada bulduğum bir başkası mıydı? Böyle düşünürken ardımda Hayren belirmişti. Çivileri uzattı, postalları da. Düş yoktu.

Mandalina ağaçlarının çevrelediği bahçelerden geçtik. Burada da karşı kıyıda bıraktığımız kentteki gibi bahçeleri çevreleyen kısa duvarlar vardı. Hayren’in ardından yürüyen Sözcü’nün adımlarını dinliyordum. Bakışlarım sırtında gezindi. Küreği omzuna yeniden atıp yukarı doğru seğirtti. Adımlarımız ardında hızlandı. Yabancıydık. Herhangi bir yer bilmiyorduk. Acemiydik. Hiçbir şeyden anlamıyorduk. Sözcü ve birkaç arkadaşı bizi bungalovlara, kulübelere yerleştirmişti. Olup biteni açıklayan yoktu, biz de kendimize açıklayamıyorduk. Kaygılıydık, yorgunduk, perişan bir şekilde günlerce uyuduk. Günlerce temizlenip doymaya çalıştık. Sıcak bir yatağımız, halı serili bir odamız ve içi dolu bir buzdolabı düşü kurulacak kadar bile yakın değildi. Sözcü’nün tüm bu hakimiyetinin ve uzattığı elin gücünün nereden geldiğini anlamıyordum. Tüm kuvvet ondaydı madem neden bizimle birlikte sefil oluyordu?

Kulübelerin çoğu kurulmuştu. Sözcü’ye yahut adamlarından birine ait olduğunu tahmin ettiğim bungalov evin bahçesine yöneldik. Kentin epey dışarısında kalıyordu. Gelenlere böğürtlen şarabı ikram eden Lisa’ya baktım. Dalgın biri. Aslan da öyle. Sözcünün bu insanlarla olan bağlantısını düşündüm. Hepsi gönüllü bir uğraş ve ketumluk içinde. Aşağıda iskele tarafında çekiç sesleri. Kıyıda bir iki balıkçı teknesi, yüzüstü çevrili sandallara dayanıp sohbete dalan birkaç kişi. Biz göçmenlerin gelip konduğu bu yere yakın tek ev yok. Burası Sözcü’ye yahut sayısız adamlarından birine aitti, sormaya çekiniyordum. Bu uçsuz bucaksız kent, meşhur kasabaya kadar uzanan yeşil deniz muhtemelen onundu. Salon penceresinin önüne boydan boya uzanan, meşe ağacından yapılmış masa ve iki yanına atılmış uzun sıraların yüzü denize dönüktü. Dalların esintisinin kanat çırpınışlarını taklit eden sesini duyabiliyordum. İçimi dolduran coşku güzel vakitleri müjdeliyordu. Dallarda patlamaya hazır, sabırsız tomurcuklardan bunu anlayabiliyordum. Yüzüme yayılan aydınlıkla etrafa baktım. Elinde kır çiçekleriyle bir kadın bize doğru geliyordu. Şaşırdım. Ortalıkta buradakinden başka hiç ev olmamasına rağmen nereden çıkmıştı böyle? Bir kolunun altına kitabını sıkıştırmıştı, diğer kolunu kaldırıp elindeki kır çiçeklerini salladı. Yere bakarak yürürken dalgın ifadesi kafasını kaldırınca aydınlatılan bir oda olup genişliyordu. Yanında asılı heybesinden, saçlarının amazon görüntüsünden, tacındaki kuş tüyünden gözlerimi alamamıştım. Aslan kulağına eğilip arka tarafı gösterince elindeki kitabı masaya bırakıp kır çiçekleriyle içeri girdi. Kimdi bu kadın diye düşünürken Sözcü’nün kadının ardına takılı bakışlarını gördüm. İşte o an Sözcü’nün kaç yaşında olduğunu bilmediğimi fark ettim. Yüzünü inceledim bir süre. Yok, hiçbir netlik yoktu. Kırk beş yaşında da olabilirdi altmış yedi yaşında da. Yaşadıklarını gizlediği gibi yaşını da gizleyenlerdendi. Müzik pop operadan jazz’a dönmüştü. Charlie Parker söylüyordu. Birkaç zaman içinde değişen ve burada bulduklarımla zenginleşen yaşamımı düşünüyordum. Bir düşünsene Şebnem! Dümdüz uzanan kimsesiz ormanda, ağaçların açtığı toprak yolda nefesini tüketircesine koştuğunu hayal et. Tıkandığımı fark ettim, öksürdüm. Amazon saçlı kadın pamuklu bir mendil uzattı. Pazen bir eteklikten kesilen. Evet, anneanneninkilerden. Çantama da bir tane koymuştum. Ağırlık yaptığı için suya bıraktığımız çantalardan birinin içinde, derinlerde. Denizin olduğu yere yürüdüm. Bugün hiçbir işe başlanmayacaktı, belli. Ellerimi tırabzanların üzerine koyup denize baktım. Bir müddet sonra Sözcü de yanıma geldi.

Denizin ufuk yönüne inen sis ve ardında belli belirsiz göz kırpan kara parçası. Tepesinde uzanıp giden sıra dağların görünümü. Oradan kıyılara serpilen yaşam esintileri. Tüm bunların insanın içinde gizli birer müjde tomurcukları patlatması kaç kişide bir yankıya sebep olabilir. Biz seninle bu muştuların sırtına bağlanan umudu severdik Şebnem! Sözcü’ye baktım.

“Kimsin? dedim. “Neden bu işle, bu insanlarla uğraşıyorsun?” Uzaklarda ufka yayılan sise baktı.

“Hem herkes hem hiç kimse…” dedi.

Yüzüne daha dikkatli baktım.

“Diğerleri gibi bana ne diyebilirdin, başkası yardım etsin deyip oralı olmayabilirdin.”

“Kimsenin başına bela olmayın diye.” dedi.

“Peki.” deyip gülümsedim. Ufka yayılmış sise, onun gözlerinin takip ettiği karşı kıyıya baktım bir süre.

Günler böylece akıp gidiyordu. Çeşmesinden suyu akan bir mutfak ve banyomuz vardı. Sıcak suyumuz gündüzleri hep mevcuttu. Saçlarımız sakız sabunu kokuyordu. Bu ne demekti anlıyor musun Şebnem! Bir masaya sessizce kurulup lokmaları telaşsız ağzına atarak yemek. Elimizden ekmeğimizin kapılıp koyuverileceği endişesi olmadan. İnsan, insan gibi yaşamalıdır. Şebnem bunu Tanrı’yla baş başa kaldığım tüm o vakitlerden biliyorum. Karanlığın ve kitapların işaret ettiği şerefli mahluk olan insan.

Kendi elimizle yaptığımız konteynerlara, kulübelere ayların hatta yılların yorgunluğunu çeşmelerinden akıtacağımız sığınaklar yapıyorduk. Göçün ağırlığı henüz üzerimizden silinmemişti. Sabah dağ otlarını topluyor, adonislerin altında biriktiriyorduk. Öğleden sonra tüm o alet edevatla birlikte kulübe yapımına devam ediyorduk. Akşamüstü Sözcü’nün bahçesinde kahve ikramıyla amazon saçlı kadının arka tarafta kurduğu kütüphanede kitaplara dalıp gidiyorduk. Yangın topraklarından bu tarafa 1930’lu yıllardan bu yana nice göçler yapılmıştı. Sözcü bunlarla ilgili bir yazı kaleme almaya başlamış, ara ara benimle birlikte üç kişilik eğitimli bir ekibe okuyup duruyordu. Söz dizimi yanlışlarını, cümlenin net anlaşılmadığı kısımları yahut  bilgi hatalarını düzeltmeye yardımcı oluyorduk.

Amazon saçlı kadın, elindeki kitabı kapatıp başını kaldırdı. Gözleri, uzaklardaki kıyıya dikilmişti. Sessizlik içinde bekledim, sanki bir şey söylemesini bekler gibi.

“Sözcü’nün neden burada olduğunu biliyor musun?” dedi. Omuz silktim. Bilmiyordum. Bilmek istiyor muydum, emin de değildim. “Çünkü burası onun son durağı.” dedi Lea. “Saklanabileceği başka yer yok artık.” Cümle havada asılı kaldı. Bir an için bungalovların arasında dolaşan rüzgârın sesi bile sustu.

Tam o anda, iskele tarafında bir ses yükseldi. Önce ayak sesleri, sonra hızla yaklaşan boğuk bir tartışma. Yüzleri gölgede kalmış iki adam, Sözcü’nün oturduğu masaya doğru ilerliyordu. Adamların bakışlarındaki ağırlık, getirdikleri haberin iyi olmadığını söylüyordu. Sözcü, onları görünce yavaşça doğruldu. Adamlar yaklaşırken matarasını yerine koydu ve bir adım öne çıktı.

“Bulmuşlar.” dedi adamlardan biri. “Soruyorlar.” Amazon saçlı kadın yüzünü buruşturdu, bir küfrü zor bastırarak. “Bizi rahat bırakacaklarını sanmıştın.” dedi Sözcü’ye. Sözcü başını iki yana salladı. “Hayır.” dedi. “Ama denemeye değerdi.”

O an, içimde bir ağırlık belirdi. Burada ne olmuştu? Sözcü kimden kaçıyordu, kimlerle karşı karşıyaydı? Ve en önemlisi… Bizim için bir tehlike var mıydı?

Sonraki birkaç dakika sessiz geçti. Sözcü adamlara döndü, alçak bir sesle konuştu. Lea ise gözlerini kaçırarak masadaki kitabını aldı ve arka tarafa yöneldi. Gitmeden önce bir an duraksadı, bana döndü. “Eğer bir şey olursa…” dedi ama cümlesini tamamlamadı.

Bir şey olacak mıydı?

Gece, bungalovun penceresinden dışarı bakarken yazmaya başladım. Biliyor musun Şebnem, insan bir yere ait olmaya başladığında, orayı kaybetme korkusu da başlıyor. Sözcü ve diğerleri burada bizim için bir hayat kuruyorlar ama görüyorum ki, bazı geçmişler öyle kolay silinmiyor. Huzurun içinde bir gölge var. En kötüsü, bu gölgeye neyin sebep olduğunu bilmiyorum. Belki hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Dışarıda bir çekiç sesi yankılandı. Biri, ertesi gün tamamlanacak bir kulübenin çatısını sağlamlaştırıyordu. Yarın güneş doğduğunda yine otlar toplanacak, kahveler içilecek, kitaplar karıştırılacaktı. Ama bir şey değişmişti. Sözcü’nün gözlerindeki yorgunluğu bugün ilk kez fark ettim. Amazon saçlı kadının kaygısını da. Ve belki de ilk kez buraya dair bir korku hissettim. Ama yine de burada kalacağım. Çünkü insan, ait olduğu yeri kendi seçemez bazen. O yer, gelip onu bulur. Mektubu tamamlayıp kenara koydum. Gözlerimi kapatıp rüzgârın sesini dinledim.

Bir düş gibi başlayıp gerçeğe dönen bu hikâyenin içinde, sabaha kadar uyuyamayacağımı biliyordum.