
Apartman kapısını hızla itti yaşlı adam, yaşından beklenmeyecek çevik hareketlerle giriş kattaki evinin kapısına vardı, kapıyı çabuk çabuk çalmaya başladı. Güneşe alışmış gözler apartmanın loş koridorunda sıkıntıyla beklerken karşılarında giderek genişleyen bir aydınlık belirdi, sonra ışığın önüne karanlık bir kadın sureti gerildi. Yaşlı adam “Yol ver hele, misafirimiz var bak,” deyince iyice açılan kapı evin aydınlığına davet etti bekleyenleri. Kadın şaşırmıştı, kocasının böyle habersiz misafir getirme huyu yoktu; sesine yansıyan sevinç ve heyecan karışımı duyguyla “Girin yahu, çekinmeyin” diyen kocasıyla beraber buyur etti gençleri. Meyra ile Adem yaşlı adamın çevikliğine inat, hantal adımlarla girdiler içeri. Kendilerini köşesinde buldukları L şeklindeki koridorun kısa ucuna davet edildiler, salona. Meyra çocukluğundan beri, bir eve ilk girişinde onu hemen cezbeden, ilgisini kendine çeken bir nesne olurdu muhakkak. Bu kez de salona geçmeden önce gözüne takılan ve kısacık bir bakışta bütün detaylarıyla gördüğü bir resme dönüştü koridordaki mermer sehpa ve üzerindekiler.
Salih amca, merakla kendisine bakan hanımına “Hasan’ın arkadaşları” diye tanıttı misafirleri, büyük bir keyifle. Yaklaşık bir saat önce kahvedekilere de aynı cümleyi söylemek istemiş, kendini güçlükle durdurmuştu. Caminin hemen karşısındaki kahvehane ve sokağa taşan masaları yaz kış her yaştan kadınlı erkekli müşterileri ağırlar, özellikle Cuma günleri cami cemaatinin uğrak yeri haline gelirdi. Güneşin kasım soğuğunu kırdığı bu Cuma günü de, namaz sonrası, açık havadaki masalara rağbet çoktu. Salih amca da hanımının zoruyla yanına aldığı atkıyı boynuna dolamış, kış gelmeden biraz daha sıcak depolamak ister gibi oturuyordu güneşe karşı. Gözleri, bakıp da görmediği bir uzak noktaya sabitlenmiş. Diğer masalardan “Oooo, Salih bey, kışı getirmişsiniz” “Atkınız da pek yakışmış” diye takılanlar çıktı, yaşlı adam bu kederli halini dert edenlere kayıtsız kalmak istemedi ama elinden başka bir şey gelmediğinden güçlükle gülümsemekle yetindi. Sonra yine aynı noktaya çevirdi gözlerini. Tam o anda kabul olmuş duasının sesini duyar gibi oldu: “Salih amca, beni tanıdın mı?” Rüyadan uyanır gibi birkaç saniye bakması gerekti Salih amcanın, sonra sisler dağıldı, Adem’i ve hemen arkasında tatlı tatlı gülümseyen Meyra’yı gördü. Adem tam ismini söyleyecekti ki “Hasan’ın arkadaşları mısınız?” diye sordu Salih amca. “Evet,” dedi Adem, “Görüşmüştük birkaç kez.” “Hay yaşa!” diye adeta bağırdı, hemen masaya buyur etti gençleri, “Ne içersiniz?” dedi, cevap vermelerine fırsat vermeden eğilip fısıldar gibi “Hasan’ım nasıl, iyi mi?” diye sordu. Gelenlerin Hasan’dan haber getirdiğine öyle inanıyordu ki, Hasan’ı sorma ihtimalleri o an aklına gelmiyordu. Gençlerin yüzündeki kararsız ifadeyi önce gençlerin bir şey bilmediğine yordu, iki saniyelik sessizlik dört saniyeye uzayınca kötü haber alacağını sandı. Neyse ki Adem fazla uzatmadan “Hasan iyi amca, merak etme.” deyince adamın gözlerine yine aynı ışıltı gelip yerleşti. Başlarında biten kahveci çırağına sipariş verecekti ki bir anda “Hadi kalkın, eve gidelim, Hesna teyzeniz de duysun anlatacaklarınızı.” deyip ayağa fırladı. Gençler de peşinden. Kısa süre sonra, kendilerini kapısı yalnız misafire açılan soğuk salonda, ağlamamak için dudaklarını ısırsa da gözünden akana engel olamayan Hesna teyzenin karşısında buldular.
Salih amca çay demleme telaşına düşmüştü ki fazla vaktimiz yok deyip oturttular yerine. Hesna teyze güçlükle “Yalan değil de mi, öldü de saklamıyonuz de mi?” diyebildi. Gençlere fırsat vermedi Salih amca, “Yav kadın, iyi dediler ya, niye yalan olsun.” Adamın keyfine diyecek yoktu. Hayatı boyunca mantıklı olmayı düstur edindiğinden Hasan’ın bir gün çıkıp geleceğini hayal edememişti hiç, ama ondan haber alacağına öyle inanıyordu ki şimdi karşısında kanlı canlı duran bu ulaklar ne dese kabule hazırdı. Hesna hanımın uzun uzun konuşmalara takati yoktu “Nerede yavrum?” diye sordu pat diye. “Onu söyleyemem, yani vakti gelince haberiniz olur nasılsa. Şimdilik iyi olduğunu bilin yeter.” Adem’in, bu iki ihtiyarın acısı karşısında hiç teklemeden söylediklerine şaştı Meyra, yine de silmedi en başında yüzüne yerleştirdiği tebessümü. Adem devam etti “Yalnız, biraz paraya sıkışmış. Biz biraz idare ettik ama bizde de kalmadı. Hasan söyledi size gelmemizi, annemle babam beni ortada bırakmaz, yoksa da bulurlar.” dedi. Salih amcanın yere devirdiği gözlerindeki hesabı görünce içi ürperdi Meyra’nın, bu saçmalığı bitirmek istedi, bir yandan da eli kolu bağlanmış gibiydi. Salih amca birden ayağa fırladı: “Gençler, kusura bakmazsanız… Siz biraz oturun burda. Hanım sen bi gel benle…”
Karı koca salondan çıktılar, L koridorun uzun ucunun sonundaki odaya girdiklerini hayal etti Meyra; gündüzleri üzerine oturup televizyon seyrettikleri çekyatın akşamları Hasan’a yatak olduğunu, sobanın sıcağını ona bırakıp kendi odalarına çekildiklerini, o gittiğinden beri odaya hüznün hâkim olduğunu, Hasan’ın bıraktığı kitapların tozlu raflarda, tekrar kapaklarının açılacağı günü beklediklerini… Düşlerinin tam ortasında Adem’in ruhsuz sesiyle söylediklerini duyunca canı acıdı: “Burası neden bu kadar soğuk? Üşüdüm anasını satayım.” “Belki de ısıtacak paraları yoktur.” dedi öfkeyle. “N’oluyo kızım, paraları yoksa yoktur, çeker gideriz. Canlarını alacak değiliz ya. Ama sen bilmezsin bunları, illa vardır kenarda paraları.” Meyra başka bir çareleri olmadığını bildiği için sustu, aynı şeyi defalarca konuşup vermişlerdi bu kararı. Çaresizlik insana neler yaptırıyor, diye geçirdi içinden. Adem’in daha önce de bunu yaptığını biliyordu. Yine de önceden kurguladıkları hikâye bambaşka bir yöne seyrettiğinde Adem sesi bile titremeden uyum sağlayınca hem şaşırmış hem öfkelenmişti.
Eve girdiği ilk an dikkatini kendine çeken telefonu hatırladı, yanındaki defteri, defterin arasındaki kalemi… Çaresizce çalmasını bekledikleri telefon yerine Adem ve Meyra gelmişti. Şimdi iki ihtiyar belki de kefen paralarını Hasanlarına gönderip göndermemeyi tartışıyorlardı. Fazla da uzun sürmedi Adem ve Meyra’nın bekleyişi. Salonun kapısında mendile sarılı bir miktar para ile gözüktü Salih amca, onun da, hemen arkasındaki Hesna teyzenin de yüzüne bir rahatlık gelmişti. “Neyse ki üç aylığı yeni almıştım.” dedi Salih amca. Meyra hırsla yüzünü Adem’e dönüp “Bence başka yerden bulalım parayı.” dedi. Sonra Salih amcaya dönüp “Siz üç ay nasıl geçineceksiniz, biz başka bir yol bakalım.” Adem iri iri açtığı gözlerini Meyra’ya dikerek tane tane konuştu: “Durum sıkışık, biliyorsun. Yoksa ben de istemem Salih amcanın üç aylığını almayı.” Salih amca ise tartışmaya son noktayı koydu: “Biz başımızın çaresine bakarız, Hasan’ım iyi olsun da…” Ne Salih amcanın kahvedeki bungun halinden eser kalmıştı ne Hesna teyzenin gözyaşlarından. Meyra neredeyse iyi bir şey yaptıklarını düşünecekti.
Hesna teyzenin ikram ettiği lokumları yerken iki ihtiyarı sevindirmek için Adem biraz daha Hasan’dan bahsetmek istedi. “Hasan hep diyor, annem ve babamın üzüldüğünü bilmesem başka derdim yok.” “Yok oğlum, söyle sen ona, biz üzülmüyoruz, şimdi ondan haber aldık ya, bizden iyisi yok.” “Söylerim tabii. Çok da güzel bir yer Hasan’ın kaldığı yer, sakin bir kasaba. Deniz kenarında. Hep sıkılırdı şehrin kalabalığından, daha sakin bir hayat düşlerdi. Şimdi hayali gerçek oldu, öyle düşünün.” Adem bunları anlatırken iki ihtiyar iştahla dinleyedursun Meyra Adem’in karşısındaki duvarda asılı duran takvimi, takvimdeki resmi gördü. Kıpırtısız bir denizin enginde sise gömüldüğü kasvetli bir çizim… Denizin bir yanında çıplak bir dağ yükseliyordu, dağın etrafında yılankavi bir yol vardı. Adem anlatmaktan kendini alamıyordu, arada ihtiyarlar söze girip Hasan’a dair bir-iki şey söylüyor, soruyorlardı. Bu sohbet biraz daha uzasa Hasan’ın başına ne geldiğini, neden gitmek zorunda kaldığını anlamak mümkün olacaktı belki. Meyra Hasan’ın hikâyesini ne kadar merak etse de daha fazla dayanamayıp ayağa fırladı, “Biz artık gidelim, Hasan bekler.” Geldiğinden beri lafa fazla karışmayan Meyra’nın ağzından oğullarının adını duymak Hesna teyzeye ayrı bir canlılık verdi. Ayrılırlarken müstakbel gelinine sarılıyormuş gibi hafif muzip bir şefkat vardı gözlerinde, Hasan’ım sana emanet diye fısıldadı kulağına.
Meyra evden çıkmadan önce bir kez daha baktı telefona ve arasına kalem konulmuş deftere. Bir gün Hasan’dan haber alacaklarına inanmak istedi. O zaman önemi kalmayacaktı üç aylıklarını kaptırdıkları dolandırıcıların. O gün gelene kadar da Hasan’ın iyi olduğuna ve yine dar zamanında oğullarının yanında olduklarına inanmak iyi gelecekti onlara. Buna inanmak istedi Meyra.
