Neslihan Hazırlar – RAMA

Uyandığında gözleri ona yabancı gelen odada gezindi. Başını kaldırıp pencereden dışarı baktı. Gece yarı uyur halde geldiklerinden dışarıyı fark edememişti. Pencerenin önüne gelen güvercinin onu selamladığını düşünerek elini camın gerisinden güvercine uzattı. Güvercinin, dalları balkona yaslanan çam ağacına doğru uçarken bıraktığı tüyleri izledi. Yanındaki yatakta uyuyan kız hareketlenerek, kolunu örtünün üstüne çıkardı. Uzun kumral saçları yastığından akmıştı. Üstündeki örtü kaymış, ayağının biri yataktan sarkmıştı. Duvardaki yağlıboya tabloda bu kıza benzeyen uzun saçlı bir kız figürü resmedilmişti. Kızın eli beyaz bir atın boynundaydı. Resmin altındaki yazıyı okumaya çalıştı.  Güneş ışığı tam da yazının olduğu yere vuruyordu, okuyamadı. Çalışma masasının üstündeki rafta Harry Potter serisi dizilmişti. Biraz daha büyüğünce bu kalın kitapları okuyabileceğini düşündü. Yavaşça açılan odanın kapısından annesinin başı uzandı. “Rama” diye fısıldadı. Küçük adımlarla gelip yanına oturdu. Saçlarını koklayıp, öptü. Kahvaltı için Nevin’in mutfakta beklediğini söylerken, yatağında dönen Derin, gözlerini açmış ona gülümsüyordu. Rama, içinde bir güvercinin uçuştuğunu hissetti.

      Lena ardında çiçek kokuları bırakarak odadan çıktı. Beş kişilik zengin kahvaltı masasında neredeyse çatal koyacak yer yoktu. Lena, uykusuz, yorgun gözlerinin ceplerini kapatıcıyla kapatıp rimelini sürmüştü. Nevin’in hazırladığı kahvaltı masasında evinden az önce çıkıp gelmiş gibi keyifli görünüyordu. Aylardır yaşadığı sarsıntılar sanki zihin kuyusuna gömülüp, üstü kireçle örtülmüştü. Rama, bir şey yemek istemiyordu. Çaydanlıktan çıkan buharı izlerken annesinin “Göğüs kafesindeki kemikler sayılıyor” diye söylenerek ağzına arka arkaya tıkıştırdıklarını yutmak zorunda kaldı.

     Nevin, kahvaltıdan sonra masada kalan ekmek dilimlerini torbaya koyarken, Lena hayretle,

    “Siz bunları tekrar sofraya koyup yiyor musunuz?” dedi.

     “Tabi ki” dedi Nevin, şaşkınlıkla karışık gülerek.

     “Biz, artan ekmekleri çöpe atarız. Tanrı bizi cezalandırıyor. Şimdi bir ekmeğe muhtacız. Parası olan bile ekmek bulamıyor. Geçenlerde eşi asker olan bir arkadaşım bana piliç ve ekmek verdi. Kardeşlerimi yemeğe çağırdım. Sofrada son kez birlikte oturduğumuzu nereden bilebilirdik?”

      Nevin gece yarısı terminalden onları alıp evine getirdiğinde, huzursuz bekleyişin son bulması herkesi rahatlatmıştı. Lena, geçtikleri tehlikeli yollarda bile özenle sakladığı kahve paketini çantasından çıkarıp, cezveye iki kaşık koydu. Önüne düşen sarı saçlarını omzundan geriye atıp, ince parmakları, cezvenin üzerinde küçük daireler çizmeye başladı.

     “Annenler nasıl?” diye sordu Nevin.

    “Gece vardığımızı yazmıştım. Annem sabahları arayıp hayatta olup olmadığımızı kontrol eder. Oysa kuşatma altında olan onlar. Evimizi, eşyalarımızı ne yaparız derken, Halep’te mahsur kaldılar. Köydeki yazlık eve gitmeyi düşündüler ama yazık ki, oraya da işgalciler yerleşmiş,” Yüzündeki gülümseme, yerini çaresiz bir ifadeye bıraktı.

Masada oturmaktan sıkılan Rama kıpırdandı.

     “Televizyonda çizgi film izleyebilir miyim?”

Nevin, yüzüne düşen uzun kakülünün altından Rama’ya gülümseyerek başıyla onaylayan bir hareket yaptı.  Çocukken Lena ile ilk karşılaştıkları ve küstükleri zamanı anlatıyordu. Sonrasında barışmalarına fırsat olmadan araya giren yılların hayatlarını nerelere savurduğunu anlatıyordu. Lena, “Keşke çocuk kalsaydık diye düşünüyorum, ama savaş en çok çocuklara zarar verdi,” dedi.

Farklı ülkelerde yaşıyor olsalar da, sınırda günübirlik serbest giriş çıkışlar başladığında görüşme ihtiyacı hissetmemişler, akrabalardan haber almakla yetinmişlerdi. Sonrasında da Facebook’tan birbirlerini eklemiş, ilişkilerini sosyal medya üzerinden devam ettirmişlerdi. Halep’te savaş çanlarının ardından büyük kesintilerle gelen internet, insanların hayatını altüst etmiş, sanki tehlikenin geliyor oluşunu, daha çok bu kesintiler hissettirmişti. Kahveden yayılan kokuyu içine çekti Lena. Günlerdir ilk defa kahve içebileceği için başını kaldırıp Tanrı’ya şükretti.

     Rama, televizyon izlemek için salona girdiğinde gözleri tanıdık bir şey aradı. Halep’teki evlerinden daha sade döşenmiş salondaki büyük kitaplığa, duvardaki tablolara beğeniyle baktı. Büyük yağlı boya tablonun altına yerleştirilmiş piyanoya doğru ilerledi. Kapağı kaldırıp tuşların üzerinde elini gezdirirken, bir ürperti hissetti. Annesinin çalıştığı İngiliz kolejinin anaokuluna giderken piyano eğitimi almıştı. Kabarık elbisesi ile yıl sonu gösterisinde piyano çaldığını, babasının ona gururla bir gün ünlü bir piyanist olacağını söylediğini hatırladı. Nota kitabından Beethoven’in Moonlight Sonat’ını bulduğunda içindeki güvercin kanat çırpmaya başladı. Parmakları titreyerek tuşlara dokunduğunda ağzının kuruduğunu hissedip yutkundu. Nota sesleri salonda yankılanırken, zihninde geleceğe dair işaretler belirdi. Önünde uzanan yılların, her şeye rağmen mutluluk getirmesini diledi. İçinde biriktirdiklerini taşan bir nehir gibi piyanoya akıttı.

Babasının bir sabah sessizce saçlarından öperken bunun bir veda olduğunu hissedişini anımsadı. Arabasına binerken pencereye bakıp ona el sallayışı, bir duayı tamamlar gibi elini kalbinin üstüne koyuşu gözlerinin önüne geldi. İçindeki güvercinin nefes alamadığını hissetmişti. Kulağından gitmeyen, üzerlerinde daireler çizen helikopterlerin pır pır seslerini, mermi seslerini bastırmak istercesine piyanonun tuşlarına daha güçlü bastı.

Babası onları her aradığında, annesinin telefonları açmayıp, onun da açmasına izin vermeyişini, yolladığı mektubu okuduğunda, sakladığı gözyaşlarını anımsadı. Zarfın içinden çıkan tenis kortunda çekilmiş babasının fotoğrafını yerden alıp üzerinde parmaklarını gezdirmişti. Mektupta onları beklediğini yazan bölümü tekrar tekrar okumuştu. Mektubu Halep’ten ayrılmadan önce valize bir hazineymiş gibi gizlice koymuş, fotoğrafı yastığının altına saklamıştı.

Babasının gidişinden günler sonra annesi, odasının perdelerini açıp, yüzüne kremlerini sürdüğünde, saçlarını boyatıp, dökülmüş ojelerini yenilediğinde, annesinin hareketlerinden neler olabileceğini abisiyle hesaplamaya çalışmışlardı. Lavaboda biriken bulaşıklara, evin dağınıklığına kızmamış, her şey yolundaymış gibi davrandığında endişelenmişlerdi.

    Babası gitmeden önce iş yerini sattığını, Dubai’ye taşınacaklarını söylediğinde annesi, “Ailemi ve oğlumu nasıl bırakırım, deli misin sen?” demişti. Annesiyle babası bir araya geldiğinde kendi kendini ateşleyen bir füzenin evin her yerinde dolandığını hissetmişti.

Abisinin babasının, kendi babası olmadığını öğrendiğinde, yine de onun abisi olduğu gerçeğini değiştirmediğini düşünmüştü.

     Babası “Savaş geliyor, anlamıyor musun?” dediğinde annesi, aynı şeyleri yineliyordu. Televizyona göre, bu ihtimal uzaktı, rejimin yenileceğini düşünmek saçmalıktı. “Yeni aldığım avizeleri işgalcilere mi bırakıp gideyim?” dediğinde babası, “Saçma düşüncelerin sadece senin değil, hepimizin hayatını etkileyecek, farkında mısın?” diye bağırdığını, o anda hissettiği korku ve endişeyi anımsadı. Babasının alnının damarları gerilmiş, yüzü kızarmış, küçük mavi gözleri kocaman olmuştu.

     “Oğlumu bırakıp bilmediğim ülkelere macera aramaya gitmeyeceğim” dediğinde, annesinin yaşadığı astım krizi daha fazla konuşmasına izin vermemişti.

Beyaz belirsiz bulutlar belirdi zihninde. Onları hangi renge boyayacağını düşündü Rama. Boyama diyordu içinden bir ses. Bir zaman makinası olsa, on yıl sonraya gidebilseydim ya da bir köpek olsaydım, her şeyi daha önceden öğrenebilen bir köpek diye düşündü. İkinci kez aynı parçayı çalmaya başladığında tuşlara daha güçlü ve hatasız basıyordu.

      Lena, Türkiye’ye akrabalarının yanına gideceklerini söylediğinde, yüzünde geceden kalma keder ve çaresizliğin tortusu vardı. Çekmeceden pasaportları çıkarıp, çantasına koymuş, çalan telefonunu ağlamaklı sesle açıp salona gitmişti. Lena valizleri hazırlamaya başladığında, Rama ilk önce bebeklerini getirip koymuş, babasının ona okuduğu masal kitaplarını da mektupla birlikte en alta sokmuştu.

     Güneş, kenti ürkekçe aydınlatmaya başladığında yola çıktılar. Henüz uykudaki caddelerin geceden kalan tekinsizliği hissediliyordu. Halep Kalesi’nin ihtişamı, güneşin ilk kızıllığıyla buluştuğunda, Lena şehri ardında bırakan taksinin içinden son kez çocukluğuna baktı. Oğlunun ve kızının elini tutup sağ salim geri dönmeyi diledi.

      Annesinin göğsünde uyuyakalan Rama, mermi seslerinden ürküp uyandığında annesine sarıldı. İçini kaplayan korkunun sebebinin annesinin hızlı kalp atışları olduğunu düşündü. Başını kaldırıp yola baktığında, silahlı adamlar, şoföre arabayı kenara çekmesini işaret ediyorlardı. Şoför sesli dua okurken, Lena, çantasından çıkardığı eşarpla saçlarını örttü. Arabanın camından başını içeri sokan silahlı adamın kokusu içinde bir tiksinti ve öğürme hissi yarattı. Kimliklerin arasına koyduğu parayı uzattı. Arabadan inmelerini işaret eden adamlar, arabayı aradıktan sonra kendi aralarında farklı bir aksanla Arapça tartışmaya başladılar. Uzaktan arkasında toz bulutu bırakarak gelen arabayı beklediler.  Kapı açıldığında selam duruşta bekleyen adamın ayaklarındaki çürümüş postalın yanına yerleşen, şimdi alınmış gibi parlayan postalların, kime ait olduğunu merakla beklediler. Siyah camlı arabadan  inen adama saygı ile selam veren silahlı adamlar onun ağır ağır etrafına bakınıp yürüyüşünü izlerken, bu adamın kim olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu Lena’nın. Konuştuğu Arapça’dan Suriyeli olmadığını anladı. Adam, elini oğlunun omzuna koyup birkaç kez pat pat yaptığında Lena düşüp bayılacakmış gibi hissetti, gözleri karardı. Gidebileceklerini söylediklerinde, kendi aralarında gülüşerek Lena’nın verdiği parayı paylaşıyorlardı. Lena, kimlikleri çantasına koyarken titreyen ellerini kontrol etmeye çalışıyordu. Taksi, gerisinde toz bulutu bıraktığında şoför gür sesiyle şükrediyordu. Rama altını ıslattığını söyleyemedi. Abisi camdan uzaklara bakarken yüzünün alevini, boynundaki bütün damarların attığını görebiliyordu. Mermi sesleri giderek artıyordu. Araba onları sınıra doğru yürüyen insan kalabalığının içine bıraktığında, şoför para zarfını aceleyle torpidoya koydu, “Allah sizinle,” diyerek arabasını sürdü. Bir süre arabanın bıraktığı toz bulutunun ardından bakakaldılar.

    Çaresiz insanlar, bir süre yürüdükten sonra çömelerek çatışma seslerinin azalmasını beklerken, yol kenarında kaderine terkedilmiş cesetlerden gelen kötü kokuya dayanmanın zorluğu içindeydiler. Abisi onu kucağına aldığında Rama, kötülüğün nasıl bir şey olduğunu kestiremeye çalışıyordu. Ölülere bakmasın diye gözlerini kapatmasını, uyumasını söylemişti abisi. Dayanılmaz koku, uyutmuyordu. Bir kadın çığlığı ile irkildiler. Silahlı ve sakallı adamlar, herkesin eşyasını açtırıyor, para bilezik, değerli gördükleri ne varsa alıyorlardı. Abisini silahıyla dürten adam, onu ilerdeki binaya götürdüğünde, annesinin zihni kapana kısılmış gibiydi. Lena arkalarından koşturdu. İçeri girmelerine izin vermeyen kapıdaki silahlı adam, onu sanki duymuyordu. Ta ki, yetkili birisi ile görüşme karşılığında para teklif edene kadar. Bir masa ve önünde iki koltuk olan odaya alındıklarında, asker kıyafetli bir adam, geriye doğru yaslanmış kahvesini içiyordu. Oğlunun askerlik yaşının geldiğini, ülkesine hizmet etmek yerine kaçmaya çalıştığını söyledi. Lena, öğrenci belgesini ve içinde para olan zarfı adama uzattı. Adam, zarfı çekmecesine koyup, aceleyle odadan çıktı. Bir süre sonra abisini getiren adam, askerlik için yaşının küçük olduğunu, gidebileceklerini söyledi. Dışarı çıktıklarında birbirlerine sarılıp ağlarken, kapıdaki görevli uzaklaşmaları için onları uyardı.

     “Neden yoksullar gibi giyindik?” diye sordu Rama.

     “Çünkü zengin insanları öldürüyorlar,” dedi abisi. Sanki hayatında hiç sesi çıkmamış da ilk kez konuşuyormuş gibiydi.

      Kitleler halinde yürüyen, yarın ne olacaklarını bilmeyen insanların uğultusuna karıştı yeniden gölgeleri ve sesleri. Güneş henüz tepeye çıkmadığı halde sırılsıklam haldeydiler. Rüzgârın canı istediğinde esip kaldırdığı toz bulutu, gözlerine, yüzlerine, toprağın kırmızısını bulamaktan başka bir işe yaramıyordu. Mermi sesleri ile yarışırcasına havlayan köpek sürüleri, kalabalığın etrafından ayrılmıyordu.

      Lena,“Türkiye sınırı görünüyor, şükürler olsun” diye sevinçle haykırdığında,

     “Sınırı geçince savaş bitecek mi?” dedi Rama, sarı kaşlarını aşağı doğru düşürerek.

      Sınırdaki binanın üzerindeki silahlı adamlara bakarak, “Savaşın olmadığı bir yer bulup yaşayacağız,” derken kızıla çalan, sarı saçlarından akan terleri tişörtüyle sildi abisi. Binaya girdiklerinde Lena, ismini yola çıkmadan ezberlediği adamı bulup,  arasına para koyduğu pasaportları, verirken yine elleri titriyordu. Adam gözlüğünün üzerinden bakıp, beklemelerini söyleyip kaybolmuştu. İçerinin havasızlığı, kalabalıklığı, giden adamın bir türlü gelmeyişi Lena’yı nefes alamaz hale getirdi. Eşarbını çıkarıp alnındaki teri silip, çantasına koydu. Yüzü kızarmış, çilleri kabarmıştı.

     “Bu kadar çok insanı Halep Çarşısı’nda bile görmedim” dedi abisi.

Pasaportlar mühürlenip geldiğinde sevinç çığlığını içinde tutmak için ağzını kapattı Lena.

Türkiye sınırında pasaport kontrolünden geçtiklerinde başka bir ülkenin topraklarında olmanın farklı bir his olduğunu düşündü Rama. Babasına biraz daha yaklaştığını hissetti.

     “Madam” diye seslenen bir adam koşarak yanlarına gelip İngilizce konuşmaya başladı. Birleşmiş Milletler görevlisi olduğunu, sınırdan geçen Avrupalı insanlara yardımcı olduğunu söyledi.

     “İngiliz misiniz?”

     “Halepliyiz. Bir İngiliz kolejinde öğretmenim. Türkiye’ye akrabalarımızın yanına geldik.”

Adam, “Gideceğiniz yere kadar bu para sizi götürür. Her ihtimale karşı, bir ihtiyacınız olursa arayın lütfen.” diyerek kartını ve parayı uzattı. Lena istemeyerek parayı aldı. Taksiye bindiklerinde sınırdaki insan kalabalığını alabilecek kadar büyük mü bu ülke? diye düşündü Rama.  Arabanın üstüne konan güvercin, sanki onlarla yolculuk etmiş te yorulmuş gibiydi. Arabanın motor sesiyle ürküp uçan güvercine el salladı Rama. Uçsuz bucaksız ovanın yeşilliği üzerinde batmaya çalışan güneş, ufuk çizgisinde türlü renk oyunları yapıyordu.

     Lena elinde kahve tepsisiyle gülerek salona girdiğinde, Rama bir düşten uyanmışçasına irkildi. Piyanoyu kapatırken güvercinin gagasıyla cama vurduğunu gördü. Nevin’in ikram ettiği çikolatayı ağzına atıp, birkaç kere diliyle döndürüp yuttu. Kendisine yapılan sütlü kahveden içerken gözü penceredeydi.

      Lena, sınırdaki adamın verdiği parayı gösterdi. Nevin, onun elli dolar ettiğini söyleyince,

     “Ben de önemsiz bir miktar sanıp taksiciye bahşiş verecektim. Bizi İngiliz zannettiler,” derken gülüyordu. Abisi ağzına üçüncü çikolatayı atarken Rama’ya göz kırptı.

Derin, Rama’yı odasına çağırdı. Bebeklerle oynama yaşının geçtiğini, onları Rama’ya verebileceğini söyledi. Kıyafetlerinden seçip yatağının üzerine koydu. Saçlarını bağlarken, çok güzel piyano çaldığını söyledi. Derin gülümsediğinde ortaya çıkan gamzelerinden kendisinde de var mı diye düşünüp aynaya baktı. Uzun sarı saçlarını Derin’in yaptığı gibi tepesinde topladı. Üstünü değiştirip, oyun oynamak için bahçeye çıktıklarında, Derin onu kendi yaşıtlarıyla tanıştırıp oyuna dahil olmasını sağladı. Rama, aynı dili konuşmayan çocuklarla, aynı oyunları oynayabiliyor olmasına çok şaşırdı. Çocuk oyunlarının kuralları her ülkede aynı mıydı? Yoksa Tanrı, o gelmeden önce çocukların kulağına, onun bildiği oyunları fısıldamış mıydı?

     Ay, evin çatısına yaslanırken içindeki hüzün ve endişe hafifliyor, uçan balonlar gibi gökyüzüne yükseliyordu. Başını kaldırıp yeni beliren yıldızlara baktığında babasının gülümseyen yüzünü gördü.

Yorum yapın