
Kadıköy vapuruna biner yolunu uzatma pahasına da olsa Eminönü iskelesinde inerdi. Galata köprüsünden geçerken kendini ellili yılların sonunda çekilmiş bir Ara Güler fotoğrafındaki puslu havada yürürken hayal ederdi. Sanki az sonra sırtında hasır sepetiyle bir adam kendisinden yol isteyecek köprüden denize atlayan çocuklara yetişmek için düdüğünü öttüren bekçinin sesi kulaklarında çınlayacaktı. Yorulunca dirseğini köprünün paslanmış demir korkuluklarına yaslar bir Süleymaniye’ye bir Haliç’e bir de Galata Kulesi’ne bakardı orda dururdu. Günümüze gelene kadar depremler, yangınlar görmüş yine de yıkılmamış kulenin üstünde atalarından devraldıkları bir geleneği sürdürürcesine daireler çizerek uçuşan martıları seyrederken dudaklarından şu sözcükler dökülürdü “iyi ki…”
Bütün gün az önce indiği Eminönü iskelesine yanaşıp ayrılan vapurları seyretmekten asla sıkılmazdı. Yalnızca bir iskele vardı ki oraya yanaşacaklarının işaretini veren vapurlar tıpkı motorlarının arkalarında denizi köpürterek bıraktıkları dalga izi gibi köprünün üstününde çalkalanmasına sebep olurlardı. Vapur Karaköy iskelesine yanaşmadan önce köprünün ayaklarına çarpıp balıkçıların kulaklarının perdelerini yırtan kornasını çalar dolu veya boş oltaların yukarıya doğru hızlıca çekilmesine sebep olurdu. Galata’da oltayla balık tutma işi durgun bir su birikintisine oltayı attıktan sonra alarmı ucundaki çan sesine kurup güneşin altında uyuklamaya benzemezdi. Vapur köprünün ayaklarının diğer ucuna yetişmeden can havliyle oltalarına asılan balıkçılar aynı anda ıslık çalar köprünün öteki tarafında oltalarını denize bırakmış balıkçıları duruma uyandırır aynı manzaranın orda da görülmesine sebep olurlardı
Galata’nın arkasına saklanmış ve eteğine tutunmuş bir çocuk gibi duran Karaköy’ün dik yokuşunu çıkınca bambaşka bir düzenin içinde bulurdu insan kendini. Hiçbir zaman bu caddenin dünüyle bu gününü kıyas etmek gibi bir zahmetin içerisinde bulunmadı. Belki de bu şehirde yaşayıp evlerinden bu denli uzak olan insanların kendilerini oraya aitmiş hissedebildikleri tek caddeydi burası. Eskiden artistler kahvesini, aralarında deniz bulunan iki şehir gibi karşılıklı sıralanmış tiyatro ve sinemalarını kabul ettiği gibi şimdi de nargile kafelerini, gece yarısından sonra ortaya çıkan kulüpleri, Şişhane metrosunun çıkışında tüm gün melodikayla İzmir marşını çalan küçük kız çocuğunu kabul ediyordu.
Boydan boya yürüdüğü yürüdükçe yükselmesi için ağırlığı azaltılan balonlar gibi hafiflediğini hissettiği caddeyi her gün birkaç defa turlar son vapura yetişmek için Galata’nın akşam manzarasını seyrederek iskeleye doğru yürürdü. İstanbul’u yaşamaya bir ömrün yetmeyeceğine inanırdı. Yaşadığı çağın ölümsüzlük iksirinin icadına çok uzak olduğunu bildiği için kendisini her gün insanların üzerine basıp geçmesi pahasına bile olsa bir kaldırım taşı olarak hayal ederdi. Yeter ki Galata civarında olsun ve iskeleye nizami bir şekilde yanaşıp ayrılan vapurların bacalarından tüten dumanın isi üzerinden eksik olmasın.
