Figen Yıldız – Özgür Bir Ruh – Zorba

 Bergson’un topraklarını yararak suyunu akıttığı yaşam nehri ve Buda’nın hayat yoluna tuttuğu ışığın birleşiminden doğar Zorba. Kazancakis’in derin ancak inişli çıkışlı yaşamının, felsefesinin, şiirinin ve yazınının bel kemiğini oluşturur. Din, devrim, sanat ve felsefeyle yoğrulan bir ömürden damıtılmış, yaşama kıymetli bir panzehir. Zorba aynı zamanda ruhu güden bir çoban, insani olana kılavuz, dindarların deyimiyle elçi seçilecek olsaydı onu da hak eden biri. Ön sözde belirtildiği üzere “Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir ‘guru’ , Aynaroz papazlarının dediği gibi bir ‘yeronda’ seçmem gerekseydi, kesinlikle Zorba’yı seçerdim.” Çünkü ruhun düştüğü çukurları bilip oraya zevkle çomağını sokan, ilkelliğini cehaletinden kurtarmış, yaşamın rüzgarını hisseden ve o ezici müziğini duyan, ölümsüzlüğe kendi adını vermiş biridir Zorba. Ruhunun tazeliğiyle her doğan günü ilk kez görüyormuşçasına yeni gözlerle bakan, diri umudunu karanlıktan çekip kurtarmış, onu benliğinde kopan bir titreyişle taşıyan, adiliği de asillikle aynı kazanda kaynatıp alay eden bir yüce ruh.

Bergson’u ve Buda’yı heybesinde taşıyan Kazancakis, 1946 yılında Zorba adlı eseri kaleme alır. Girit’e, maden ocaklarına gitmekte olan kahramanımız vapur beklerken Aleksi Zorba adlı kişiyle karşılaşır. “Beni de Girit’e götürür müsün?” diye sorar Zorba. Kahramanımız onun konuşmalarından yeryüzünde aradığı ruhun Zorba olduğuna karar verir ve onu da yanına alarak Girit’e gider. Zorba maden ocaklarının denetimiyle ilgilenecektir, böylece bir iş sahibi de olur. Zaten yıllarca madenlerde çalışmıştır. Bir Türk müzisyenden santur çalmasını öğrenmiştir. Zorba, hayatta birçok yönden kendini eğitmiş bilge bir kimsedir. “Fukaralık bastığı zaman kahvelerde dolaşıp santur çalarım. Bu arada, kimi eski Makedonya hırsız havalarını da söylerim. Sonra, bağış toplamaya başlarım. Nah, şu külahla! İçi metelikle dolar.”

Zorba kendisini yanına alıp bir de iş veren kahramanımıza “Patron!” diye seslenir. Kahramanımız, Zorba’yla geldiği Girit’te Madam Ortans adlı dul bir kadının evinde kalır. Santur çalan, şarabı seven, işini aşkla yapan bir tuhaf adam olan Zorba; kadınlara -özellikle dullara-  çok düşkündür. Onları hem sever hem onlara acır. Zorba’nın işlerin başına geçmesiyle rahatlayan kahramanımız kendiyle, kitaplarıyla baş başa kalır ve yaşamı sorgulamaya, anlam arayışını sürdürmeye devam eder. Kendini kitaba ve yazıya adar, aradığını oralarda da bulamayıp bir türlü tatmin olamaz. “Dünyanın kulakları ne zaman açılacak patron? Ne zaman gözlerimiz açılacak da göreceğiz? Taşlar, çiçekler, yağmur ve insanlar, kucaklarımız ne zaman açılacak da birbirimize sarılacağız? Sen ne dersin, patron? Bu konuda, kitaplar ne söylüyor?”

Zorba’nın yaşadıkları, anlattıkları ve hayatta edindikleri bir zenginin hazinesidir kahramanımız için. Zorba, hayatı yaşamın kendisini okuyarak öğrenmiş, insanoğlunun her girdi çıktısını, serüvenlerin en heyecanlılarını arayarak öğrenmiş, bilmenin lezzetini tatmıştır. Bu kahramanımız için büyük önem taşır. Onca kitap okumasına rağmen Zorba’nın ruhundaki bilime ulaşamayacağını bilir. Zorba anlamı bilir ama bunu önemsemez. Bu, anlamın özümsenmiş olmasından kaynaklanır. Zorba bu anlamı hayatına giydirmiş olarak ömrünü sürdürmektedir. Ruhundaki aykırılık; bu bilmenin, tanımanın tezahürüdür. Kahramanımız, Zorba’nın deyişiyle Patron bunu Zorba’da seyreder ve her geçen gün ona yeniden hayran olur. “Hayatım boşuna geçmiş diye düşünüyordum; elimde olsa da, bir sünger alıp bütün okuduklarımı, bütün görüp işittiklerimi silsem ve Zorba’nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ne kadar değişik bir yola girmiş olurdum! Beş duyumu ve bütün tenimi, sevip anlamaya iyice talim ettirmiş olurdum.”

Zorba’nın kadınlara dair söylemleri oldukça dikkat çekicidir. Kadınlar pasiftir kitap boyunca. Çoğunlukla kadınları aşağıladığı yönünde düşünceler öne sürülse de Zorba, acır kadınlara. Erkek varlığının ne olduğunu bilir ve bu ölçüsüz, ne yapacağı belli olmayan gücün altında ezilen kadına merhamet gösterir. Ancak kadın zihninin de yine bu ölçüsüz güçle baş edebilmesi için geliştirdiği yöntemlerle şeytansı bir mizaca sığınıp kendini var etmeye çabaladığını sezdirir satırlarında. “Bu kararsızlık geçidini, şarlatanlık tapınağını, bu günah testisini, bu hile otlarının dikilmiş bulunduğu tarlayı, bu cehennemin giriş yerini, bu kurnazlık taşan sepeti, bu bala benzeyen zehri, ölümlüleri dünyaya bağlayan zinciri: kadını kim yarattı?” Özellikle dul olanları  Zorba’nın dikkatini çeker. Onların gönül ve cinsel tahtlarının boşluğu Zorba’yı kışkırtır. Madam Ortans’la bir gönül ilişkisi yaşar. Kitabın sonlarına doğru onunla nişanlanır. Kahramanımız da tıpkı Zorba gibi dul bir kadınla beraber olur. Ne kadar bundan kaçıp Buda’ya ve ezbere ettiği tüm ulvi inançlarına sığınsa da kendini bir gün güzel dulun kapısında bulur. Bu iki gönül ilişkisi de mutsuz bir sonla biter. Kahramanımızın sevdiği kadın kilisenin önünde taşa tutulur ve acımasızca öldürülür. Zorba araya girmeye, kadını kurtarmaya çalışır ancak başarılı olamaz. Madam Ortans ise geçirdiği bir hastalık sonrası zayıf düşer ve kurtulamaz. Ağır darbeler alan Zorba ve kahramanımız namı diğer Patron yedikleri bu ağır darbelere rağmen çabucak toparlanır. Sonunda patronun parası biter ve her ikisi de farklı yollara gider.

Kazancakis’in iç dünyasının yansımasıdır Zorba. Zorba’yı okurken Kazancakis’i inşa eden tüm o felsefeleri, inanışları, düşünceleri, ideaları da okur, bunların yansımalarını izleriz. Bergson, Nietszche, Buda, İsa, Meryem… Kazancakis’in ruhuna işleyen tüm bu ruhları, Zorba elinin tersiyle iterek reddeder. Kimi zaman Zorba, Zorba’dır yalnızca. Kendi deyimiyle sadece Zorba’ya inanır. Kimi zaman Buda’nın, İsa’nın karşısına koyduğu Nietszche; Zorba’nın içinde kıran kırana savaşmaktadır.  Patron ne kadar inançların tesirindeyse Zorba bir o kadar onlardan uzaktır. Patron içine sıkıştığı, hayatına hükmeden tüm bu düşüncelerin ruhuna ne kadar sızdığını ve onu girdiği kalıpta ne kadar sıkıştırdığını Zorba sayesinde fark eder. Zorba, hiçbir dogmaya boyun eğmeden tüm o ulviliklere kendiliğinden sahiptir. Var olan kusurları da yaradılış eseridir. Hiçbir kitaba eğilmez; kitapların insan hallerine, gelgitlerine, hayatın dişlilerine karşı koymaya gücü yetmez. Patron; satırlar arasında sıkışıp kalan, onu hiçbir eyleme götürmeyen tüm öğrendiklerini sorgulamaya başlar. İsa’ya, Buda’ya sığınır lakin buradan da altı doldurabilecek bir mistik yol önüne açılmaz. Zorba tüm bu sıkışmışlıklarının farkına varması yolunda önemli bir rehber olur onun için.

“Sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun Zorba?” diye sorar Patron.

“Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin tüm o sırları yaşıyordum, yazmaya vaktim yok da ondan. Bazen dünya, bazen kadın, bazen şarap, bazen santur… Onun için, şu saçmalar yumurtlayan kalemi ele alacak zamanı yok. Böylece de dünya, kağıt farelerinin ellerine kaldı; sırları yaşayanların vakti yok; vakti olanlar ise sırları yaşayamıyorlar.”

Zorba’yı, insanın içinde coşkuyla gürleyen yaşama sevgisi diri tutar. Zorba’nın peşinden gittiği yalnızca hayattır. Özgürce ve içindeki müziği duyarak sürer sergüzeşti. Enerjisini yaşam toprağından alır. Özgürlük ağacının bilge saçları ruhunu besler. Sığındığı, edindiği tüm öğretileri yaşama borçludur. Hiçbir öğreti onu gerçeğe, varoluşa götürecek kadar kuvvetli değildir. Deneyim, en güçlü felsefeden daha güçlüdür. Evreni insandan, insanı evrenden okur. Özü tanır. Hem çok sever bu özü hem olabildiğince nefret eder ondan. Çünkü yürüdüğü yollar, karşılaştığı insanlar, yaptığı hatalar onu buraya getirmiştir. Tanrı, Allah, vatan, din, kutsal, ulus gibi düşünceleri yoktur. Bunları seçmiş, yemiş, özümsemiş ve kusmuştur. “Tutku bana egemen olamamıştır. Yurdum için de aynı şey. Hasret çektim, bıktım, kustum, kurtuldum.”

Bir halden yeni bir hale geçişin, şenlikli akan bir ırmağın, yeni bir oluşla yaşamın karşısına çıkışın romanı Zorba. Küfretmenin, kızmanın, ümit etmenin, dans etmenin, şarkılar söyleyip santur çalmanın, aşık olmanın romanı. Ne kadar derine indirse de balyozunu kalkıp yeniden yürümektir Zorba. Zorluklar onun coşkulu ruhuna engel olamaz. Zamanı  gelince bulduğu yere bırakmanın romanıdır da aynı zamanda. Bırakıp kendi yoluna yürümenin. “Yeni bir yol, yeni planlar! Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.”

Yorum yapın