İlknur İşcan Kaya – Beyaz Güller

Bu bahçeye kaçıncı gelişim, bilmiyorum. İlk gelişim değil belki… Belki de son gelişim de olmayacak… Beynimde gezinen sorulara neden engel olamıyorum? Neden ilk kez görüyor gibiyim buraları? Neden her gelişimde büyük bir heyecana kapılıyorum? Ağaçlardaki yapraklar dahi, beni her gördüklerinde sanki bir başka gülümsüyorlar yüzüme. Aniden dallarda tomurcuklar beliriyor, ardından çiçeklerini açıyor. Güller en güzel kokularını saçıyorlar etrafa.

Beyaz eldiven giyinmiş ellerim o sırada, bir gül goncasına uzanıyor. Zarif, beyaz o goncaya dönüşüyor parmaklarım. Şapkamdan farklı değil büründükleri temizlik ve aklık. Onu koklarken daldığım derinlikten, Hande’ye ait olduğunu hissettiğim ayak sesleriyle yüzeye çıkıyorum. Gözlerim hâlâ beyaz güllerde. Kopamıyorum onlardan. Önümde, kırmızı yelkeniyle ufukta gezinen bir tekne geziniyor. Ağır ağır seyrediyor bu buğulu, sisli denizde. Kısa sürüyor yolculuğu. Çok geçmeden düşüncelerimin köpüren beyazlığında, netleşen gerçekler beliriyor. Elime batan diken, canımı yakarak yüzünü gösterdiğinde.

“Çok güzeller değil mi?” diyor Hande. Ona cevap vermiyor, bir yandan da ondan kanayan parmağımı gizliyorum. “Saklama” diyor. “Ben de hissediyorum aynı acıyı.” Bu duyguları hatırlıyor, ancak susuyorum. Çünkü bu sefer bitmeli, bu zoraki ortaklık!

Eski günler, çok geride kaldı. Geçmişin ortaklığını mecburen sürdüren, bu bahçenin her taşında, toprağında, bitkisinde, köşesinde izleri yaşayan iki kişi, iki kardeş, iki ortağız sadece… Kardeş… Kardeş miyiz? Sesimi temizliyorum, çünkü istemesem de(?) konuşmalıyım onunla.

“Talip Beyler, çarşamba günü yapılacak nikah töreni için tüm masalarda beyaz gül istiyorlar.” Düşünüyor. Ardından, “O kadar beyaz güle sahip miyiz, bilmiyorum” diyor.

Beklediğim cevap gelmiyor Hande’den. Böyle olunca vücut ısımın yükselmesine engel olamıyor, alnıma yerleşen keskin hatların izlerini silemiyorum. “Ne demek bilmiyorum!”  Sesimden irkilen Hande, “Son zamanlarda beyaz güle rağbet çok. Bunun suçlusu ben miyim?” diyor.

Suçlarını gizlemeye çalışsa da onu ele veren ses telleri, sonunda ona ihanet ediyor. Aradığı fırsatı yakalayan cesaretim bu kez söylenmeye başlıyor. “Bilmelisin. Çünkü sen, sen bu müesseseden sorumlusun. Ben de organizasyonlardan, unuttun mu?”

Çiçekler sözlerimden ürkmüş, bu halimi yakışıksız ve kaba bulmuş olacaklar ki, anlamsızca bana bakıyorlar. Duygularımı bir düzene sokmaya çalışırken, sağımdan geçen bir fincan kahveye çarpıyorum. Dökülen kahve ile yanaklarım kızarıyor. Hande gülümsüyor:

“Hiç değişmeyeceksin değil mi?”

O konuştuğu sırada, karşı duvardaki nostaljik tabloya takılıyor gözlerim. Beyaz şapkalı, beyaz eldivenli, geniş tarlatanlı abiyesiyle 1800’lü yıllardan kalma bir kadın çarpıyor gözüme. Sandalyeye oturmuş, soft ortamda tüm sakinliği, dinginliği ve iç huzuru ile gülümsüyor etrafına. Yıllarca mutluluğundan esinlendiğim, izlediğim bu tabloyu hatırlıyorum.

Evet hatırlıyorum. Bir fotoğraf karesi gibi. Bulunduğu zamandan sıyrılmış, geçmişin sokaklarını adımlayan, çiçeklerini koklayan, zamanda bakışları duran o kadını. Evet o! O kadın bir zamanlar masmavi sahillerde faytonla gezintiye çıkıyor, göğe bakarak derin derin nefes alıyor, ardından güneşe gülümserken, yağmur taneleri kirpiklerini ıslatıyor, gökkuşağının renklerine ruhunu boyuyordu. Her gün…

O kadın şimdi, birdenbire neden yüzünü asıyor? Kapkara bulutlar mı örtüyor yeri göğü? Yoksa… Yoksa sarıldığı daldan, tutunduğu umutlardan kopmuş olmak mı onu böylesine hüzünlendiren? Ürperiyorum. Tablodan çekiyorum gözlerimi. Yanı başımda beni izleyen Hande’ye bakıyorum. Dikkatle, solgun yüzüne. Anlamak istiyorum… O kadın hangimiz?

Yorulmak mı aradığım cevap? Ya da en yorgun hangimiz? Yanaklarım incecik gözyaşlarımı ağırlıyor. Hande bunu görmüyor. Soğuk. “İstersen oturalım.” diyor.

Fincanda gelen ve yenilenen kahveleri içmeye koyuluyoruz.

“Biten, tükenen şeylerin yerine yenisini koyabilirim. Ancak tükenen sevgi ise ne yapabilirim?”

Hande’nin beyninde de bu sorunun döndüğüne eminim. Beynimiz birlikte çalışıyordu önceden. Hâlâ öyle mi?

Sonra çocukluğumuza uzanıyor sorularım. Annemizin bizi kucağına aldığı güne. Anlattığı gerçek öykülere. Birlikte bitirdiğimiz, sonunu getirdiğimiz cümlelere. Yarısını onun, yarısını benim tamamladığım anılara. Birlikte geçen okul günlerimize, eve taşıdığımız konuşmalara, sınıfta olan bitenlere. Düşmelere kalkmalara, yemelere içmelere, gitmelere gelmelere. Birbirimizin suçlarını sahiplenmelere… Sahi, biz hangi ara ayrı düştük? Dikkatle birbirimize bakıyoruz. Bir yabancı mı karşımdaki? Gözlerimizde mavi bir dalga, gitgide büyüyor…

Kolumu kırdığım salıncak beliriyor o dalgada. Yardımıma koşması, çırpınması, çaresizliği… Birbirimizin en iyi arkadaşı, sırdaşı, dostu olduğumuz zamanlar. Onun en çok kuşları sevip koruduğu, benim karıncaları örnek aldığım sevimlilikler. Bu bile bir kavga nedeni değildi, şimdi ne oldu? Parmaklarımız ısrarla masayı suçluyor.

Görüntüler kayboluyor… Dalgalar uykuya geçiyor, su berraklaşıyor, güneş yüzünü gösteriyor. Hande aradığım cevabı fısıldıyor bilmeden. “Uzaklık…” Ona bakıyorum yine. Gözleri on yaşında. Saçları ipek gibi. Benim de. Annem ve babamın hemen önünde, sahilde yürüyoruz. Annem, “El ele tutuşun, ellerinizi hiç bırakmayın” diyor. Biz de bırakmıyoruz. Yürüyoruz keyifle.

Birden tüm hesapları bir kenara iterek ayağa kalkıyorum. Hande şaşırıyor. Yanına gidiyor, özlemle boynuna sarılıyor, gizlemeden ağlıyorum.

“Haydi kalk!” diyorum ardından. “Nereye?” diyor. Cevabım gecikmiyor. “Sahile…” Duvardaki kadın gülümsüyor. Beyaz güller de. Yine…

Yorum yapın