Osman Şimşek – Makinenin Son Parçası

Günaydın. Adım Onur. Paketleme elemanıyım. Altı yıldır Türkiye ve Avrupa’nın en büyük ‘Zımbırtı Fabrikası’nda çalışıyorum. Kulağa hoş geliyor, değil mi? En büyük fabrikası… Boşuna dememişler ‘Avrupa bizi kıskanıyor,’ diye. Ben hep derim zaten: Büyüklerimizin bir bildiği vardır.

Arkadaşım Yiğit bir süredir işsiz. Aslında fizik öğretmeni ama ‘atanamayanlardan’.  Zincir marketlerde çalıştı iki yıl kadar. Geçenlerde ayrılmış. Benden rica etti, senin orada bana da bir iş olur mu, diye? Ben de yanımda gelip form doldurmasını söyledim. Tabii önce Azim Bey ile görüştüm. İşte bizim servis de geldi.”

— Yiğit, hadi bakalım! Normalde personel harici binmek yasak ama değişen personeli tanımayla artık servis şoförleri de baş edemiyor. Onlar da saldılar.

— Bir sorun olmasın Onur?

— Yok yok, olmaz. Seni görüşmeye aldıklarında, kendim geldim, dersin sadece. İnsan Kaynakları Uzmanı Azim Bey’in haberi var. Sever beni, konuştum kendisiyle. Formaliteden bir form dolduracaksın. Gerçi şu aralar bırak iş başvurusunu, kapıdan geçeni işe alacak kıvamdalar.

— Neden ki?

Onur, Yiğit’in bu sorusuna hınzır bir gülümsemeyle cevap verdi:

— Yetmiyor hocam, yetmiyor. Sonuçta en büyüğüz. Bak Yiğit, burası vardiyalı çalışan bir yer ve iş bayağı yoğun. Çoğu arkadaşa, özellikle de çocuklu kadınlara zor oluyor. Düşünsene, gündüz vardiyasındayım bu hafta. Her sabah 07.45 itibarıyla güvenliğin önündeki turnikede kart basar ve Avrupa’nın en büyük tesisine büyük bir gururla giriş yaparım. Her ne kadar ay sonunda bu gururu bordroda yaşamasak da, öyle ya, burada çalışmak ‘ayrıcalıkmış’. Böyle diyor bizim yöneticiler. Benim gibi yaklaşık altı yüz kişi daha aynı yolu takip eder. Gece vardiyasına döndüğümüzde sayımız üç yüze düşer.  Gece vardiyası dediğime bakma sen, sanki gündüz vardiyası farklı. Al işte bak kaçta bindik servise? Sabah 06.30 gibi kör karanlıkta yollara dökülür, akşam saat 20 gibi yine kör karanlıkta çıkarız. Gündüz vardiyasındayken fabrikada olduğumuz, gece vardiyasındayken de gündüz uyuduğumuz için güneşi sadece, şansımız varsa, pazar günleri görürüz. Devletimiz sağ olsun, güneşten de tasarruf ettiriyor bize. Sen niye ayrıldın üç harflilerden?

Servis her duraktan birer, ikişer kişi toplayarak yoluna devam ederken Yiğit, Onur’un sorusunu tekrar edip biraz düşündükten sonra cevap verdi:

— Ben niye ayrıldım, biliyor musun Onur? O zincir marketlerin ‘zincir’ deyimini nereden aldığını içine girince anlıyorsun. Ben sadece efendimi seçme özgürlüğümü kullanmak için kendi zincirimi kırdım diyebilirim. Ha! Daha basit bir cevap istersen; aynı anda hem reyon elemanı hem temizlikçi hem kasiyer hem güvenlik hem taşıma elemanı hem de mağaza sorumlusu olarak altı görevi üstlenip, kazandığınla ay sonunu getiremiyorsan olmuyor işte. En azından burada yaptığım işi, sorumluluğumu bilirim, diye düşündüm. Senin iş nasıl peki? 

— Burada, üretim, paketleme, depo, sevkiyat, temizlik vs. bir dünya kısım var. Ben paketlemede çalışıyorum. Üretim hattından başlayıp paketleme kısmına kadar uzanan yaklaşık yirmi metrelik bir makinenin en sonundayım. Yani o makinenin son parçasıyım. Patron bir kolayını bulup makineye bizim yerimize o işi yapacak bir düzenek ekletse hâlimiz duman yani.

Sohbet, uykularını serviste tamamlamaya çalışanlara hürmeten, fısıltılarla yaklaşık bir saat kadar devam etti.

— İşte bizim fabrikaya geldik. Bakma ‘bizim’ dediğime, ağız alışkanlığı; içeri girdikten sonra biz bile bizim değiliz.

Art arda gelen servislerden boşalan kalabalık, kart basmak için turnikelere doğru koşarak gelenlerin hayatlarını, arkalarından tam uyanamamış hâlleriyle zombi gibi yalpalaya yalpalaya gelenlerden kurtarmaya çalıştıkları bir tablo içerisinde ilerliyordu. Mevcuttaki üç turnike, kart basma kuyruğunu eritmeye anca kâfi geliyordu ama yakın zamanda, çalışanların daha rahat kart basmaları için bir turnike daha ekleyecekti patron Sadık.  

— Bir de şirket araçlarıyla içeri giren yönetici tabakası var ki Yiğit, hah, bak, işte onlardan biri de yanaştı! Güvenlik elemanı kapıyı açmaya on saniye geciksin, kart basmak için kuyruk bekleyen yüzlerce kafanın kendisine yöneleceğine aldırış etmeden basar kornaya. Adı İsmail, üretim müdürü. Sadık’ın sadık yalakası. Lakabı Ahtapot.

— Ahtapot mu?

— Evet. Bir bakarsın yanında bitiverir, bir bakmışsın depoda, bir orada bir burada. Huzur vermez kimseye. Her tarafta gözü, her hatta kolu vardır onun. İşi gücü personelin hatasını aramaktır. Bir açığını bulunca hemen tutar tutanağını, gönderir insan kaynaklarına. İnsan kaynakları da bıktı bu adamdan ama patronumuz Sadık Bey “İsmail Bey ne diyorsa o,” der, başka bir şey demez. Hani ayda elli, altmış kişinin girip çıktığı yerde, içinde olmasam, ham madde olarak insan kullanıyorlar, derim vallahi. Ona ve onun yalaka ekibine dikkat et, gerisi kolay. Sen şimdi bir kenarda beklersin Yiğit. Saat 08.30 gibi güvenliğe geçerek, insan kaynaklarından Azim Bey’in haberi var, form dolduracağım, dersin. Benim şimdi turnikede kart basma yarışına katılmam lazım. Çünkü kart bastıktan sonra çalıştığımız hatta gitmek için on beş dakikamız var. Ve biz bu on beş dakikada çay-simit yapıp, üstümüzü değiştirip tuvalet ihtiyacımızı görmek zorundayız.

Onur bunları dedikten sonra hınzırca gülümseyerek ekledi:

— Aslına bakarsan o kadar hızlanmışız ki, hadi yine iyisin, bir sigara içmeye bile vaktimiz kalıyor. Hadi ben kaçtım. Sen görüşünce haber verirsin. Telefonu kaçak göçek açmaya çalışırım.

— Tamam, ararım mutlaka. Çok teşekkür ederim Onur. Kolay gelsin.

***

“Birazdan gece vardiyasından makineleri devralacağız. Makinelerin kapanmaması lazım. Öyle ya patron Sadık Bey milyonlarca Euro ödemiş onlara. Hem bizim patron çok zeki adam biliyor musunuz? Ben uyurken de para kazanmalıyım, der. Allah’ın sevdiği kullarındanmış ki bu dileği gerçekleşmiş. Gecemizi gündüzümüzü, patron gece gündüz para kazansın diye ayakları altına seriyoruz. İyi ki var!

       Az önce, ben Yiğit’ten ayrılmadan dikkat ettiniz mi servisten inenlere? Yarı uyurgezer hâlde, esneyen, koşar adım yürüyen, sallanan… On sekizden altmış yaşa kadar geniş bir çalışan yelpazemiz var. Elli yaş üstü çalışanlarımızın geneli emekli. Bakın işte tam bu noktada da ne kadar büyük olduğumuz, büyüklere ne kadar kıymet verdiğimiz ortaya çıkıyor. Yine diyorum, Avrupa bizi boşuna kıskanmıyor, diye. Onların emeklileri çalışacak ikinci bir iş bulamayıp, dünyayı boş boş gezerlerken bizim emeklimiz iş bulup çalışabiliyor. Bir de memlekette işsizlik var, derler.”

***

— Afedersiniz, benim bugün iş görüşmem vardı ama…

— Haberleri var mıydı? Yani çağırmışlar mıydı?

— Evet, Azim Bey çağırdı.

— Tamam, buyurun siz şu formu doldurun, bittiğinde haber verin, arayalım kendisini.

— Tamam, teşekkür ederim.

Yiğit formu doldurdu, görevliye verdi. Az sonra da odaya çağrıldı.

— Hoş geldiniz Yiğit Bey. Formunuzu alayım.

— Hoş bulduk.

— Buyurun, şöyle oturabilirsiniz.

Azim Bey “Formunuza bir bakalım,” diyerek göz ucuyla okurken, arada bir Yiğit’e bakıyor, kafasını sağa sola hafif hafif sallayarak sanki bir şarkı mırıldanıyor edasıyla çıkardığı seslerden sonra, bir iki soru soruyor ve yeniden mırıldanmaya devam ediyordu. Soru-cevap ve mırıldanma kısmı bittikten sonra derin bir nefes aldı, ikinci E’yi uzatarak “Evet, Yiğit Bey…” ile söze başladı:

— Sizin de dediğiniz gibi atanmak çok zor; özel kurs ve dershaneler asgari ücret bile vermiyor. Böyle olunca da vasıfsız bir iş için bile üniversite mezunu gençlerden o kadar başvuru alıyoruz ki… Eminim bu şekilde vasıfsız bir iş için eğitim düzeyi en yüksek kalifiye eleman çalıştıran ülke bizizdir.

— Maalesef öyle. Yüzde on, on beşlik dilimle girdiğiniz üniversite sonrası, hayata yüzde doksanlık dilimden başlamak, diyorum buna. Böyle diyorum diye yanlış anlamayın lütfen. İş konusunda asla zorluk yaşatmam ve Onur’un da yüzünü kara çıkartmam.

— Onur ile çocukluk arkadaşıymışsınız. O da üniversite mezunu sanırım. X Üniversitesi kamu yönetimi bölümüydü yanlış hatırlamıyorsam. Şansınız var ki, Onur’un referansıyla geldiniz. Yoksa üniversite mezunlarını genelde bu görev için işe almıyoruz.   

— Doğrudur.

— Peki, o zaman biz işin detaylarına geçelim biraz. Onur bahsetmiştir belki ama kısaca ben de anlatayım. İşimiz paketleme. Vardiyalı çalışacaksınız, servis ve yemek ihtiyacınız firmamızca karşılanacak. Bir yılı doldurduktan sonra kıdem hak edeceksiniz. Yani yıllık izne ancak bir yıl sonra çıkabilirsiniz. Yoğun bir iştir. Makinenin başından iki dakika ayrılırsanız, dakikada yüz elli adet ürünün bulunduğunuz yere yığılacağını unutmayın. Kaldı ki kalite kontrol elemanlarımız her hattı sürekli kontrol eder. Ürünlerin yere düşmesi kabul edilebilir değildir. Sabah ve öğleden sonra on beş dakika çay molanız, öğlen 12.30-13.30 arası bir saat olmak üzere yemek molanız mevcuttur. Gerektiğinden fazla tuvalete gitmek, belirlenmiş alanlar haricinde tesis içinde sigara içmek yasaktır. Aynı konu hakkında alacağınız iki ihtar sonrası iş akdiniz tazminatsız olarak feshedilir. Gelelim ücret konusuna. Asgari ücret üzerine, hafta içi günlük yapacağınız iki saat fazla mesai ücretiniz eklenir. Mesaiye kalmak mecburidir. Hafta sonu yani cumartesi günleri de mesaimiz olup ona da katılım mecburidir. Şartlarımız bunlar Yiğit Bey. Eğer mutabıksak…

— Anladım Azim Bey, teşekkür ederim. Mutabıkız elbette. Dediğiniz gibi Onur da zaten biraz bahsetmişti.

— O zaman işbaşı için gerekli evrakların bulunduğu şu listeyi alın. İki gün sonra da eksiksiz bir şekilde bize teslim için yine gelirsiniz. Hayırlı olsun.

— Çok teşekkürler Azim Bey.

Azim, görüşme odasından çıkmadan önce dönerek, az önce “Yiğit Bey” diye hitap ettiği öğretmene “Yiğit, evraklarını erken tamamlarsan seni Onur ile aynı vardiyaya yazarım, birlikte gelip gidersiniz,” diye ekleyerek çıktı.

***

Bir hafta sonra Yiğit işbaşı yapmış, Azim Bey, dediği gibi, iki arkadaşı aynı vardiyaya denk gelecek şekilde ayarlamıştı. Paydos zili çaldığında uğultulu bir şekilde koşan kalabalığın ter kokusu soyunma odalarından taşıp tüm koridora sinmişti. İşçiler bir an önce çıkıp servisler hareket etmeden belki biraz sohbet, belki bir sigara yakma derdine düşmüşlerdi. Yan yana dolaplarda soyunan iki arkadaş güvenlik noktasına doğru ilerliyordu. 

— Evet Yiğit, anlat bakalım. Nasıl geçti ilk günün?

— Dediğin kadar varmış Onur, hakikaten makinenin son parçasısın. Allah’tan banttaki arkadaşlar elim ısınana kadar yardımcı oldular da toparladık.

— Isınırsın, ısınırsın. Ben artık o kadar alıştım ki…

Yiğit, Onur’un sözünü kesti.

— Güvenliğin önündeki sıra nedir Onur?

***

“Adım Onur. Paketleme elemanıyım. Altı yıldır Türkiye ve Avrupa’nın en büyük ‘Zımbırtı Fabrikası’nda çalışıyorum. Her sabah kartımı basar, başım dik ve işimin bilincinde fabrikaya girerim. Amirlerim ‘Hoş geldin,’ der, gülümserler. Makinenin sonundaki yerimi alırım. Konveyörden gelen ‘zımbırtıları’ tuttuğum gibi doldururum koliye. Makine bile yetişemez hızıma. Zil çalar, çaya çıkarım. Zil çalar, görev yerime dönerim. Zil çalar, yemeğe çıkarım. Zil çalar, dönerim. Zil çalar, zil çalar, zil çalar… Akşama kadar zille kumanda edilen… Yok yok, bu çirkin olur. Şöyle demeliyim: Akşama kadar kulağı zilde olan altı yüz kişiden biriyim. Son zil çaldığında ise bayrağı yerime gelecek arkadaşa devreder, ona paketlenecek ürün bırakmamam nedeniyle aldığım teşekkürün gururuyla görev yerimden ayrılırım. Üzerimi değiştiririm, güvenlik noktasına gelirim. Üzerim aranır, bir şey çalmış mıyım diye. Türkiye ve Avrupa’nın en büyüğünde çalışırım. Sabah işe başlarken hatları gezen patronum ‘İyi ki varsınız, bu tesis sizin, burası sizinle ayakta duruyor.’ der; akşam üzerimi aratır. Boynumu eğer çıkarım.

Adım Onur. Paketleme elemanıyım. Altı yıldır Türkiye’nin ve Avrupa’nın en büyük…”

2 Yorum

  1. Harika bi hikayeydi. Günümüz Türkiyesindeki çalışma hayatının kısa ve çarpıcı bir anlatımıydı.
    Teşekkürler Osman Şimşek

  2. Yazar, İş dünyasının acımasız ve vitrin kısmını çok güzel tasvirlenmiş şekilde konuyu almıştır. Günümüz ekonomik koşullarının insanlara yaşattığı baskı ve katlanma maliyeti olarak bir dizi sonucu karşımıza çıkartıyor.
    Tebrik ediyorum. Kaleminize sağlık

Yorum yapın