Ayşe Ünüvar – Kimseye Söylemedim

Ilık, sessiz, içimde kırılan bir cümle ile o yoldan geçerken bir şey oldu. Bir şey oldu onca yıl sonra. Onca unutuş, kaçış, görmezden geliş, gazete sayfalarında haber arayıştan sonra… Sen gideli den beri o kadar zaman geçti ki! Yapraklar kaç kere sarardı, döküldü, yeniden çiçek açıp meyveye durdu ağaçlar? Dağlar! Dağlara kaç kere yıldırım uğradı, kaç yıldız gökyüzünden düşüp yeri öptü ve kaç rüzgâr hırsını taze dallardan çıkardı? Gittin! Hazirandı. Suların azaldığı, baharın yaza çevrildiği, kuşların sele serpe kanat gösterdiği zamanlar. Azalan suya saldım acımı. Kaç ırmak, kaç göl, kaç gözyaşı kurudu? Seher ne demek öğrendim. Gitmek ve geçmek ne demek onları da… Çok şey öğrendim desem yalan olmaz. Zira hüzün ile gölgelen yürek, daha iyi görürmüş zamanın akıttıklarını. Tüm bunlar hiçbir soruma cevap olmadı yalnız. Yıllarca sorup durdum kendime, bir “hoşça kal” neden çok görülürdü ki seven bir gönle? Acımı içime gömdüm, sızımı tenime ve geleceksin diye bir hayal gördüm! Beklemekle geçen ömrümün yazısını, kara kalemle kara taşa, ak kalemle ak taşa karalayıp sesini rüzgâra verdim! O gün bugündür bu dağlarda başka eser rüzgâr! İklim değişti diyen büyükler de haksız değiller aslında. Bir yürek bir iklim değiştirir içinde sevda varsa…

Şehri çepeçevre saran dağların en dik olanına her sabah uzak uzak bakarım. Çehresi kararmışsa bir şeyler olmuş, sinirlenmişsin diye düşünür dua ederim. Ta yükseklerden kekik kokuları duyduğumda belli ki gönlüne ılık bir zaman değmiş diye yorar hüzünlenir, biraz ağlar sonra elimi kalbime götürüp, gönlündekinin gönlündeyse, ara yerde beni görmesinler diye kendimce çekilirim… Zaman geçer, kuşlar gider, yüce dağların başına yeni karlar düşer ve ben hatırlarım. “Sen kalbime saklanan kartopusun ve hiçbir iklim seni eritemeyecek” hatırlarım unutulması gereken en aksi cümleleri. Aksidir, çünkü vakit geçmiştir. Sözün üzerinden zaman geçince hüküm azalır mı diye sorar, dağlara bakar yeniden umut ederim… Bahar evrilir sonra! Laleler, sümbüller, şakayıklar, anemonlar, Meryem buhurları bir bir açıp, bin bir rayiha saçarlar… Uzaklara giden kuşlar, göç eden yaylacılar, toprağa çekilmiş tohumlar, ayrılan zamanlar kavuşur da sen yine gelmezsin! Gelmeyecek derler! Diyen kim? Başkaları. Başkaları ne bilsin… Böyle böyle nereye kadar diyen zamanı ellerinle tutup yakalamak ve durdurmak istersin! Suçlu zaman değil ki bilmezsin! Suçlu sen de değilsin! O da değil! Kader hiç değil! Kaderin kötü olsa idi onunla bir ana yazılır mıydın? Velev ki kötü! Varsın kötü olsun. Onu sen indinde güzel yapan kader kötü olsa ne yazar? Beklemenin kitabını yazmak denilseydi, onu sen yazardın diyenlere aldırma. Hikâyeyi böyle tamam edemezsin, diyenlere de… Kavuşmak filmlerde diyenlere de… Elbette, alnına yazgı değil imiş diyenlere de… Sen gördüğün rüyanın gerçek olacağına inandınsa, başkalarının rüyasına aldırma.  Her insan aynı değil. Her sevda da. Her hayal de gerçek olmaz evet ama hayalleri gerçek yapan gönülden inanmaktır de ve bekle! Bekle, herkesin yarası iyileşene kadar. Bekle, gökyüzünden yağmur pembe yağana kadar. Bekle, sular kendini durulayana kadar. Bekle, zamanın da zamanı gelip zaman yorulana kadar. Bekle, hakikat en değerli kılınana kadar. Ve bekle, aşk ile bekleyen zamanı yorana kadar. Beklemek yazıldı hikayene!

Ve BEKLEDİM!

İşte bugüne kadar…

Öyle büyük bir şey olmadı ha! Sadece ve sadece biraz daha beklemem için bir işaret verdi zaman… Ilık, sessiz, içimde kırılan bir cümle ile o yoldan geçerken bir şey oldu bugün. Bir şey oldu onca yıl sonra. Onca unutuş, kaçış, görmezden geliş, gazete sayfalarında haber arayıştan sonra… Sen gideli den beri o kadar zaman geçti ki! Bir şey olmaz sanmama ikna çabaları çoğaldığı bir anda, göçmen kuşlar gibi çekip gittiğin evin önünden geçtim bugün! Solgun bir sabahtı ama yapraksız dallarda serçeler vardı. Ümit edip şöyle bir baktım. O pencere hâlâ bomboş hâlâ gri hâlâ düşünceli ve geçenlere dargındı. Durdum. Döndüm. Gözlerimi o en dik dağa kaldırdım. Griden beyaza dönen bir sis, dağa duvak olmuş, yükseliyordu. Sonra uzaklaştı ve içime bir kanat bıraktı. Mavi bir kuşun kanadı ile ürperdi zaman. Hikâye tam da burada başladı. Olanları kimseye anlatmam ama sana yazıyorum, belki eline geçer okursun. O sesi duyar, mavi kuşu görür, duvağı açarsın! Hikâye değil bu. Düpedüz, gündüz gözü ile, penceresinden bu şehre son kez baktığın evin önünde yazılı bir gerçek! Gel ve gör! Gözlerin mavi bir rüyayı seçerse!

İşte şöyle oldu bugün: Önce serçelere dalıp gittim. Kendi neşelerinden bana aldırmadıklarını fark etmem, uzun zamanımı almadı. Kışı bahara dönmek üzere olan günler, güzel gelirmiş. Öyle de oldu. Serçeler uçtukça takip etmeye, neşelerinden pay almaya çalışıyordum. O daldan o dala. O ağaçtan o cama. Derken tam pencerenin (eski evinin penceresi) önünde dikili duran çınarın, o yıldan bu yıla ne kadar büyüdüğünü fark ettim. Sen, ben boylardaydı desem yanılmam. Şimdiyse koskoca bir ağaç olmuş. Demek bakmamışım camına doğru. Demek utanmışım. Demek kırılmışım gidişine. Gidişinden çok gittiğin yeri demeyişine ve hoşça kal kelimesini çok görüşüne… Neyse işte! Dönüp de hiç bakamamışım. Yorulmuşum, kırılmışım, gönül koymuşum kendimce! Hep ama hep kendimce! Senin hiç suçun olmamış. Mesela hiç dönüp bakmamışsın benden yana. Ya da kavşağın orta yerinde nereye dönmen gerektiğini düşünüp bocalamamışsın kendince! Onu da geçtim! Hiç umut vermemişsin hasılı.  Öyle ya bunlarda ben hep yanıldım. Yanlış anladım. Kandım erken, açan badem çiçekleri gibi! Olsun aşkın saflığında ayıp olan nedir ki? Aşk, duru bir su gibi durular kendini. Ve zamanı ve anı ve kalbi ve insanı. Durulandım ben! Aşk okuyla vurulup kanımda yıkandım. Zinhar üzülme buna, efsunlu sayılırım, başkaca ok girmez artık kalbime… İşte bunlardan sonraydı, bugün koca bir ağaç olmuş çınara bakarken gördüğüm! O ağacın en tepe dallarında bir yuvaya rastladım. Bir kuş yuvası. Çepeçevre dallarla sımsıkı örülü. Belli ki gayretle uğraşmış kuş. Her dalını diyarı zamandan getirmiş bağlamış, bağlanmış. Serçelerin değil bu yuva. Onlar uğramadan uçup giderken ben baka kaldım yuvaya. Muntazam dedim. Kar kış düşürmemiş. Çocuklar taşlamamış. Kem el dalamamış! Mış da mış! İnsan güzel bakmaya meyletsin. Her şeyi güzel görmeye başlar ya! Bana da öyle oldu. Seninle ilgili her şeyi güzel görme zannından kurtulamadım gitti. Ben yuvaya bakarken, yoldan geçen herkes de bana bakıyordu. Olsun dedim. Olsun, aşk adına olmazlar olur. Varsın bu da olsun. Yuva büyüktü. Sepet gibi. Kuş yuvası kadar bir ev olsun, yeter ki o yanımda olsun dediğim cümle gelip dikildi, bana bakan insanlarla arama… Kuş yuvası kadardı. Yıllarca baktığın camın önündeki yuva. Ve dönüp dağlara baktım. Sis kaybolmuş, güneş açmış, zaman ılık bir rayiha ile tütsülenmeye başlamıştı. Sonra onu gördüm, dağlardan ağrı iki büyük kanat. Uçtu uçtu uçtu gelip ağacın dalındaki yuvaya kondu. Bizim yuvamıza. Baktım kanatları maviydi… Mavi bir rüya gördüğümü anlayıp kimseye söylemeden uzaklaştım. Söylemem de. Söyleyince büyüsü bozulur rüyaların. Sadece sana yazıyorum. Belki okursun diye…

Yorum yapın