Osman Şimşek – Elmacı Teyze

1980 yılında, henüz beş yaşında, mahalledeki arkadaşları ile akşama kadar top koşturan, askercilik oynayan bir çocuktu. Sadece bu kadar değildi elbet. Küçüklüğünü o dönemde geçirmiş her çocuk gibi başka görevleri de vardı: ekmek kuyruğu, tüp kuyruğu, yağ kuyruğu, şeker kuyruğu… Uzayıp giden kuyruklar, büyükler işlerini bitirip gelene kadar çocuklara emanet edilir; çocuklar da emaneti kimseye kaptırmadıkları için gururlanır, ödül olarak kaptıkları horozlu şekerle yarım kalan oyunlarına devam ederlerdi. Bu oyunlarda bir kısmı asker rolünü üstlenirken, bir kısmı anarşist olurdu. Asker olan grup diğerlerini ite kaka götürürdü sözde cezaevine. Çocuk anarşistlerin farkıysa, dönmeyen abilerine nispet, cezaevi diye kullandıkları, komşuları Nazım Amca’nın kömürlüğünden girdikleri gibi çıkmalarıydı.

***

Yirmi yıl önce aniden kaybolan abilerin peşinden, derin vadilerin kıvraklığı içinde başka bir kente doğru akan otobüsteki Hüseyin, yüzünde belli belirsiz tebessümüyle geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyordu. Çocukluğu ve çocukluk arkadaşları; o yıllardan kalan ve bugün bile net olarak hatırladığı kadın, “Elmacı Teyze” gelmişti aklına. Şimdiki zaman ile geçmişin mukayesesinde dalıp gitmiş ve elindeki deftere hayal meyal hatırladıklarını not etmeye başlamıştı.

***

O zamanlar “terör” sözü yoktu ortalıkta; varsa yoksa “anarşist”… Bir de her akşam saat sekiz olduğunda, TRT haber bülteninde Marksist-Leninist sistem kurmak isteyen abileri, ablaları görürdük. Üzerinde bazı kitaplar ve dergiler olan uzunca bir masa arkasında sıraya dizilmiş, başları dik, gözleri ekrandan sizi görüyor hissi veren anarşistler… Kimse söylemezdi bize, kimdir bu Marks, kimdir bu Lenin? Gerçi söyleseler de ne anlardı ki beş yaşındaki çocuk? Silah seslerinin kâbuslara karıştığı gecenin sabahında, biz yine girerdik kol kola sokağın baş ucunda ve sonuna kadar omuz omuza, bağıra bağıra; anarşist abilerimizden öğrendiğimiz gibi: “Halis talebeleriz, önümüze geleni tekmeleriz!”

İletişim imkânlarının yok denecek kadar az olduğu, evdeki saatlerin akşam haber bülteniyle kurulduğu, koca mahallede sadece bir evde telefon olduğu o dönemde ezan, anne ile çocuğu arasındaki en etkili haberleşme aracıydı. “Tamam, oynayın ama akşam ezanı okununca mutlaka evde olun.” Cami avlusunda, Azrail’den önce amel defterlerine son bir çentik için imam ile randevulaşan mahallenin yaşlıları için ezanın manası namaza çağrı olsa da bizim için eve dönüş parolasıydı.

Her çocuk gibi takımlar hâlinde oynadığımız oyunlar ve yaptığımız muzipliklerimiz de vardı tabii ki. Bunların başında ise komşu bahçelerdeki meyve ağaçlarına dalmak gelirdi. Biz öyle derdik: “dalmak”. Saklambaç oynamaktan sıkıldığımızda ya da bir arkadaşımız saklanırsa bahçenin birine ve o bahçede varsa meyve ağaçları; eğmişlerse boyunlarını toplayanım yok diye… İşte o zaman yeni bir oyun başlardı bizim için. Koşa koşa gelirdi keşfi yapan ve haykırırdı iki kelimeyle: “Var mısınız dalmaya?”

Bacalardan çıkan dumanın, tüm mahalleye sis gibi çökmesi akşam oynadığımız oyunlar için bulunmaz bir nimetti. Büyüklerimiz her ne kadar dışarı çıkmamıza izin vermeseler de ne yapıp edip kaçmanın bir yolunu bulurduk. Öyle ya akşam demek, işten dönen babalarımızdan sonra saklambaç demekti. Oğuz, Oktay, Orhan, Orhan’ın kardeşi Sedat, bir de Yalçın vardı bizim tayfada.

Bir gün yine tekmelerken sokakta önümüze her geleni, çınladı kulaklarımızda nefes nefese kalmış Sedat’ın sesi: “Var mısınız dalmaya?” Yeni bir yer keşfetmişti. Ve biz de elbette vardık! Hangi çocuk dayanabilirdi ki? Diğer arkadaşlarla da anlaştıktan sonra akşam sekizde buluşmak üzere ayrıldık.

Zor bela izin alarak, bazılarımızsa kaçarak buluşma noktasına geldik. Bir tepenin yamacına rastgele serpiştirilmiş gecekondulardan müteşekkil bu mahalledeki evlerin geneline, keçi yolundan beter merdivenlerle ulaşılabiliyordu. Ezbere bildiğimiz bu yollarda merdivenleri ikişer üçer atlayarak keşfettiğimiz evin yanına gelmiştik. Gelmiştik ama ne görelim! En uzunumuzun boyundan bile iki kat yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe… Ağaçlar, dalları üzerindeki elmalardan kırılacak gibi eğilmiş duruyor ama oraya ulaşmak ne mümkün! Duvarlar, bu hâliyle, ancak Cüneyt Arkın filmlerinde gördüğümüz surları andırıyordu. Hatta hapishane olarak kullandığımız Nazım amcanın kömürlüğü bile bu bahçenin yanında tavuk kümesi gibi kalıyordu. Keşke hapishane olarak burayı kullanabilseydik. Belki birkaçımız diğerlerinin yardımıyla içeri girebilirdik ama sona kalan nasıl geri çıkacaktı? Umudu kesip dönmeye hazırlanırken demirden yapılmış bahçe kapısının gıcırdamasını duyduk. Sese kulak verip döndüğümüzde, başörtülü, altmış yaşlarında tonton bir kadının tebessümle bakan mavi gözleriyle karşılaştık. Yazmasının etrafında boncuklardan işlenmiş yonca oyası, üzerinde sütlü kahve renginde, kolları uzun bluzu ve topuklara kadar uzanan çiçek desenli eteği ile kapıda öylece duruyor ve bize sesleniyordu.

“Durun çocuklar, durun! Nereye gidiyorsunuz? Gelin bakayım buraya!”

 Niyetimizi anladığını düşünüp korkmuştuk. “Oraya mı?” diye sorduk şaşkınlıkla.

“Evet evet, buraya.”

Hiç tanımadığımız bu kadın bizi niye çağırıyordu ki? Yoksa burası gerçekten bir hapishane ve bu kadın, kızdıkları zaman “Birazdan umacı gelir, seni ona veririm!” dedikleri kişi miydi? Aklımıza gelen bu sorularla daha çok korkmaya başlamıştık ama kaçamıyorduk. Sanki kaçmaya başlarsak, peşimize düşüp hepimizi birden yakalayacak ve günlerce tutsak edecek gibi hissediyorduk.

 “Teyze, bizi niye çağırıyorsun ki?” diye sordu Sedat.

 “Bakın ben artık yaşlandım ve yaşlılığıma inat her sene böyle elma getirir bu ağaç. Oğlum günlerdir yok; haber alamıyorum. Gelin, bana yardımcı olun. Tek başıma toplayamıyorum. Birlikte toplayalım.”

Şaşkınlığımız iyice artmıştı. Yine de bir tuzak olduğunu düşünüyor, yaklaşmıyorduk. Fakat o kadar ısrar etmişti ki, sonunda dayanamayıp geçmiştik o demir kapının ardına. Ama bir şartımız vardı: Kapıyı kapatmayacaktı. Öyle yaptı ve bize söz verdiği gibi kapatmadı. Her ihtimale karşın, birimiz nöbetçi dururken, birkaçımız ağaca tırmanmıştı bile. Elmacı Teyze elindeki sepete, attığımız elmaları usul usul koymaktaydı. Sanki elmalar hiç bitmiyor, kopardıkça yerine yenisi çıkıyor gibi bereketliydi. Onun sepeti; bizim ceplerimiz, koynumuz bile dolmuştu.

“Sağ olun çocuklar. Beni nasıl bir işten kurtardınız bilseniz. Haydi, şimdi yiyin bunları helal olsun. Canınız çekerse yine gelirsiniz, toplarız, olur mu?”

Yüzümüzde tebessüm, ağzımızda ısırdığımız elmalarla dönerken kendisine teşekkür etmeyi bile unutmuştuk. Koşarak sokağımıza gelip bir gecekondunun sokağa uzanan çatısının altına sığındık. Koynumuza kadar elmayla dolmuştuk ama yine de bir şeyler eksikti. Biz aslında elma istemiyorduk, elmaya da aç değildik. Oyun biliyorduk komşu bahçelere dalmayı; başka çocukların bizim bahçelere daldıkları gibi. Çocuktuk işte, oyuna acıkan yanımız aç kalınca olmuyordu.

Kararlıydık ve Elmacı Teyze’nin bahçesine ondan izin almadan girecektik.

Yine bir akşam uzaklardan gelen silah takırtılarına aldırış etmeden tuttuk bahçenin yolunu. Evde kimse yoktu. Ne bir lamba ne bir ses… Sedat ve Yalçın bahçe duvarına tırmanmışlardı ki lambalar yandı ve artık tanıdığımız o ses geldi:

“Gelin çocuklar gelin, ben de sizi bekliyordum.”

“Bizi mi?” dedik hep bir ağızdan olanca şaşkınlığımızla. Öylece bakakaldık. Utandık böyle gizlice gelmemize ve daha önceki elmalar için teşekkür etmediğimize. Yine tüm ceplerimiz dolmuş vaziyette çıkmıştık bahçeden.

O yaz birkaç kez daha gitmiştik ve her seferinde adını bile bilmediğimiz teyze, bahçesinde ne varsa bize ikram etmişti.

Sonbahar geldiğinde Yalçın ve ailesi taşınmıştı mahalleden. Bir kişi eksilmiştik. Kış sanki erken gelmişti. Çocuk aklı işte, sıkça kesilen elektrikten olduğunu düşünürdük. Bir de babalarımızın gece ikide Mamak’a, kömür deposuna kuyruğa gittiklerini bilirdik. Alamayıp ertesi-ertesi akşamlar yeniden… O kuyrukların sabahında yüklü bir kamyon girerse sokağa, kimin kapısına yanaşsa hiç fark etmeden tüm çocuklar yardım eder, doldururduk kömürlükleri.

Bazen gece yarısı çalınırdı kapılarımız. Mahalleye omuzlarında tüfekleri asılı askerler sıra sıra gelirler, anarşistlerin duvarlarımıza yazdıklarını sildirirlerdi: “Yaşasın özgürlük. Tam bağımsız Türkiye” Oysa kulağımıza çok hoş gelirdi bu sözler. Sorardık asker abiye “Abi, niye siliyoruz bu yazıları? Özgürlük kötü mü?” diye. Asker cevap vermez, bağırırdı sokağa doğru: “İyice silin ha! Okunmasın!”

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” sözünün ne anlama geldiğini ilk o zaman anlamıştık. Henüz kömür almamış ya da soba kurmamış komşular, diğerlerinden aldıkları külleri suyla karıştırıp alelacele ellerindeki fırçalarla tıpkı boyar gibi duvara çalarlardı. Külün yazıyı sildiğini ilk orda görmüştük. Aslında silmediğini, sadece kapattığını çok sonra anladık.

Bir öğle vakti hep birlikte Elmacı Teyze’ye gitmeye karar vermiştik. Adını bile bilmiyorduk ama kendi aramızda ona öyle diyorduk. Kapısını çalacak ve elini öpecektik. Dört arkadaş demir kapıyı tıklatıp beklemeye koyulduk. Biraz sonra büyük bir gıcırtıyla kapı açıldı. Hepimiz kulaklarımızda kalan “Gelin çocuklar gelin, ben de sizi bekliyordum.” sözlerini duymayı beklerken uzun yüzlü, zayıf, başı örtülü bir başka kadının, azarlar gibi sorduğu “Ne istiyorsunuz?” sorusuyla karşılaştık.

“Elmacı Teyze yok mu?” diye sordu Oktay.

“Elmacı Teyze mi? Eğer o yaşlı bunaktan bahsediyorsanız şeytan alsın adını! Hadi bakalım, şimdi siz de gidin geldiğiniz deliğe!” diyerek çarptı kapıyı.

Birkaç gün sonra bizim sokakta anlayamadığımız şeyler olmuştu. Anarşistlerin hiçbiri yoktu ortalıkta. Askerler omuzlarında silahlarla sabah akşam geziyorlardı. Biz de yeni bir oyuna başlamıştık tabii: Onlar geçerken kapının önüne çıkar ve selam verirdik. İkişerli sıraya dizilip, uçlarına ip bağlayıp omzumuza attığımız sopadan tüfeklerle, başlardık peşlerinden yürümeye.

Şimdi hatırlıyorum da ne değerli bir oyuncaktı o sopa parçası; bazen at olurdu bazen tüfek; eski bir bisiklet lastiğini, vura vura sokağın başından sonuna kadar devirmeden götürdüğümüz bir kırbaç…

Elmacı Teyze ile anarşistlerin aynı anda yok olmaları bir tesadüf müydü, yoksa o uzun suratlı kadının dediği gibi ikisini de şeytan mı almıştı, çözememiştik.

O kış çok daha uzun oldu. Kömürlükler doldu; kömürlükler boşaldı. “Mamak Türküsü” eşliğinde küller duvarlara çalındı defalarca.

Anarşist abilerin birçoğu geri dönmedi; tıpkı Elmacı Teyze ve oğlu gibi.

Yorum yapın