
Dede Halil’in tarlası yemyeşildi. Uçsuz bucaksız gibi görülen bahçenin başında vişne, armut ve elma ağaçlarının olduğu aralıkta akarsuyun üzerinden ince bir köprü gibi geçip giden su oluğu bütün tarlayı sulamaya yeterdi. Her yıl ortasında köylünün hep bir ağızdan tekbir getirerek okuduğu yağmur duaları da tesir edecekti ki biraz daha aşağıda öte köyün yakınlarında bulunan ekinler diz boyu olur; Sarayova’ ya uzanan bostanlıklar ve bütün ihtiyar meyve ağaçları da yeşerirdi. Adına Akan dedikleri su oluğu, yokluk zamanlarında kurumaya yüz tuttuğu yıllar geldiğinde Dede Halil tarlasının uzak bir köşesindeki ceviz ağacının altında kanlar içinde yatıyordu. Sivri uzun burnundan sızan kan ince dudaklarından yayılanlar ile bir olmuş ihtiyarın kar beyazı sakallarını suluyordu. Boyu iki metreye yakın, geniş omuzlarıyla iri sayılabilecek cüssedeki Dede Halil’i uzaklardan gören bir çoban ona aldırış etmeden koyunlarının peşinden gitti.
Akan’ın başında pazen eteğinden yaban otlarını ayıklayan Hala Bacı ellerini silkeledi. Gözleri ufuk çizgisine daldığında ince bir siluet gibi yerde uzanan Dede Halil’e baktı. İyi alıştı bu saatte de ağaç diplerinde yan gelip yatmaya, diye söylendi. Aldırış etmeden köye döndü.
Dede Halil’in yüzünü hepten kaplamış olan kanlar öğle güneşinin delip geçtiği ceviz yaprakları arasından yüzünü kavuruyor, kurumuş kanlar teninde çingene zamanlarından kalma dövmeler gibi çiçek desenlerine dönüşüyordu.
İkindi vakti yaklaşırken Hala Bacı, Hüseyin’i çağırdı. Avludan yalpalayarak gelen delikanlının yüzünde öğle uykusunun mahmurluğu vardı. Elleriyle gözlerini ovuşturup gömleğini şalvarının içine sokuyor, alelacele uçkurunu bağlamaya çalışıyordu. Hala Bacı gence bakarken, ne de olsa ata tohumu uyuşuk işte ne olacak, diye düşündü. Hemen koşup tarlanın dibinde, ceviz ağacını oralarda bu saatlere kadar eğlenen dedesini çağırmasını söyledi. Delikanlı avludan gelirken tersten giydiği terlikleri çıkarıp pabuçlarını giyindi. Ekinlerin kıyısından geçerek Akan’ a doğru ilerledi. Esmer yüzünü kavuran öğle güneşi nemli alnına dökülmüş perçemini ısıtıyordu. Kirli beyaz gömleğinin koltuk altları sararmış, daha yolu yarılamadan damağı kuşluk vaktine nazaran hâlâ yakıcı olan bu havada biraz kurumuştu.
Tarlanın diğer ucuna giderken vişne ağaçlarının arasından geçmeye bayılırdı. Delikanlı yürümenin arasında ara sıra morarmış vişnelere uzandığında meyvelerin geçen yıldan daha da irileştiğini düşündü. Avucundan birer ikişer ağzına attığı vişnelerin çekirdeğini en uzağa tükürmeye çalıştıkları çocukluk oyunu geldi aklına. Halil ve diğer çocuklar şehre okumaya gittiklerinden beri o bu köyde ne kadar da çok yalnız kalmıştı.
Sallanarak aşağı tarlaya vardığında Dede Halil’i uyandırmak için uzaklardan bağırmaya başladı. İhtiyarın küçük bir serçenin sesine dahi irkileceğini, hemen sipere kalkar gibi yerinden fırlayacağını biliyordu. Savaş yıllarından kalma tedirgin uykuları en ufak bir seste bölünürdü. Ancak karşılık gelmedi. Hüseyin ters giden bir şeyler olduğunu sezinledi. Belki de başına güneş geçmiştir, diye düşünerek ceviz ağacına doğru seğirtti. İhtiyarın ayak ucuna geldiğinde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Boğazında ekşi bir düğüm hissetti. Kurumuş vişne izi kalan parmak uçlarıyla Dede Halil’in göğsüne dokundu. Ses yoktu. Koskoca tarlada kendi yüreğinden gelen gümbürtü ile çekirge sesleri dışında hiçbir ses yoktu.
Nihayet çığlığını etrafa duyurmaya çalıştığında cılız sesi de içine gömülmüştü. Telaş içinde ve de çaresizce evin yolunu tuttu. Halil ile sığırcık avlamaya çalıştıkları çocukluk günlerinde bile böyle hızlı koşmamıştı. Hala Bacı yüzü kıpkırmızı olmuş delikanlının halinden fena bir şeyler olduğunu anladı. Nasıl olmuş, demeye kalmadan Necdet ve ağabeyi Veli’yi çağırdı. Babalarını alıp eve getirmelerini, kimseye görünmeden ihtiyarı dikkatlice taşımalarını söyledi. Dede Halil’in diğer oğulları Saffet ve Osman da öbürlerinin peşlerinden gitti.
Hüseyin’in dilinin ucuna gelen vişne tadı gittikçe ekşileşiyordu. Odaya girdiğinden beri dizleri titreyen delikanlıyı süzen Hala Bacı hiç istifini bozmadan Hüseyin’e yanaştı; “Avareliğin sonu iyi olmaz, bak gördün mü?’’ Hüseyin gözlerini kapıdan ayırmıyor, cevap vermek için bedeninde herhangi bir yaşam belirtisi yokmuşçasına donup bekliyordu. ‘’Böyle olacağını sen bile biliyordun, aklın bir karış havada olsa da o oğlanlar şehre gittiklerinden beri adamakıllı çalışmayı hatta traktörü bile öğrendiydin. Yalansa söyle, cepheden bile bu uyuşukluğu yüzünden güya hasta diye kovulmuş adam tarlasına sahip çıkamazsa, dört oğlanı da el birliğiyle her yanı çekip çevirirken o ağaçla, otla, kuşla konuşarak gününü gün ederse; ben koca karı halimle harman zamanı adamlara taş çıkarıyorsam oğlum söylesene, bu adama böylesi müstahak değil mi? Ona yazık da bana, bu çocuklara yazık değil mi?’’ Hüseyin cevap vermiyordu. Bir küçük yüz hareketi bile bu öfkeden deliye dönmüş kadına karşılık vermek onu belki kışkırtmak yahut söylediği tüm suçlamaları kabullenerek tasdik etmek olurdu. Halil olsaydı keşke şimdi şurada, diye düşündü. İki kuzen birbirlerine yaslanır, bütün dünyayı susturacak bir güçle acılarını sessizce yaşar, yıllardır köylülerin hatta ailesinin dahil dedelerine yaptıkları zulmün yasını tutarlardı. Zaten buralarda yas ölüme tutulmazdı, ölmeden evvel yaşandılara ve yaşanmadılara yas tutulurdu.
Sofanın ortasına battaniyeyle sardıkları ihtiyar yerde uzadıkça uzuyor, yüzü bu güne kadar hiç olmadığı kadar ufak, hatta bir bebek gibi savunmasız görünüyordu. Oğlanlardan biri elinde ceviz saplı bıçakla göründü. Yüzü bembeyaz kesilmiş Veli’ydi bu. Hüseyin’in gözüne amcası, bir başka adam gibi belirdi o an için. Battaniyeye sarılı ihtiyarın gövdesinin üzerine iliştirdiği bıçak yere yığılmış eski kilim gibi görünen tümseğin üzerinde minik bir cep çakısı olmuştu. Öbürleri köy meydanına araba getirmeye gittiklerinde odanın içinde yalnız Hüseyin ve Hala Bacı ayaktaydı. ‘’Ne garip bir şey şu hayat, artık kuş seslerine siper alacak en ufak bir canı bile kalmadı vücudunda, baksana öylece yatıyor!’’
‘’Ben kızlığımda saban kaldırmaya başladığım yıllardan beri yatıyor, nesine şaşıyorsun a oğlum!’’ Hüseyin sustu. Ama bu her zaman olduğu gibi boş bir lakırdının ardından suçlu sayılabilecek utangaç sessizliklerinden değildi. Genç ömründe belki de ilk ve kesin olabilecek susmasıydı bu. Artık hislerine karşılık veren en ufak bir duygu kıpırtısını bu evde, bu tarlada ve bu köyde bir Allah’ın kulundan göremeyeceğini anlamanın getirdiği bir kabullenişin sessizliğiydi.
Dede Halil’in kızarmış sakallarının altında pamuk gibi görünen pürüzsüz teni, artık bu köyün rüzgarlarıyla kalkan arsız tozlarını üzerine yapıştıramayacaktı. Bu mutlak gerçek delikanlının yüreğini bir nebze olsun rahatlatmaya yetmişti.
Tahta kapı uzun vakitlerdir hiç olmadığı kadar gümbürtü ile çalınca Hala Bacı mutfaktan koşturarak geldi. Gelen Sakallı Emmi’ nin en küçük oğlu Mehmet’ti. Arabayı babasının getireceğini, Necdet ve Veli ağabeylerinin Kerem Suyu’ na varmadan alevli bir kavgaya tutuştuğunu, Necdet’in kafasının su oluğuna çarpıp genç adamın yere düştüğünü, onu hekim odasına götürdüklerini deyiverdi. Küçük çocuğun hemen ardından arabayı getiren Sakallı Emmi ve köyden iki adam Dede Halil’i yıkama yerine götürmek için almaya geldiler. Hüseyin Sakallı Emmi’yi başıyla sessizce selamlarken iki adam arkada, Necdet ve Veli’nin traktör meselesinden birbirlerine girdiklerini, Osman ve Saffet’in de onlara karışıp tarladaki paylarını da ortaya atarak sonu gelmez bir ağız dalaşına başladıklarını fısıldıyorlardı.
Üç adam ve Hüseyin, Dede Halil’i arabaya bindirdi. Hala Bacı ambardan erzak almaya indiğinde araba cami meydanına doğru yola çıktı. İkindi ezanının yankısı sıcak betonlara vuruyor, güneş evlerin önlerindeki incir yapraklarını kavururken, ağır ağır giden araba toprak yolun üzerinden geçiyor, her çukurda ve tümsekte toz kaldırıyordu. Akan’ın en uç köşesindeki ceviz ağacının dallarına konuşlanmış sığırcıklar öte köyün buğdaylarının üzerinden birer ikişer uçup gidiyorlardı.
