Gül Özen – Bir Katilin Güncesi – İnceleme

Kalbin Yıkımı ve Hatırlanamayan Bir Hiçlik Şarkısı-

Kim Young-Ha’dan Bir Katilin Güncesi                           

Orijinal adı ‘A Murderer’s Guide to Memorization’ (2013), ‘Bir Katilin Güncesi’ (2021) romanından bahsedeceğim bu yazıda. Timaş yayınlarında Özlem Gökçe ve Açelya Yavuz’un çevirisiyle yedinci baskıya ulaşan eser, Güney Koreli yazar Kim Young-Ha’nın yedinci romanı. Young-Ha’yı ilk eseri ‘I Have the Right to Destroy Myself’ (Kendimi Yıkmaya Hakkım Var, 1996) ‘dan tanıyanlarınız olabilir.

Yüz kırk dört sayfadan oluşan romanın derinliğini anlamak için, kitabı okumayı bitirdikten sonra birkaç kez geriye dönüp satır aralarında gezinmek gerekiyor. Danimarka Kitap Kulübü’müzün okuma listesindeki kitabı, benden başka yedi gözle değerlendirebildiğim için yedi kat şanslıyım.

Romanın adından da anlaşılacağı üzere bir cinayet güncesi olduğunu söyleyelim. Dili oldukça yalın, anlaşılır. Bazen bize küçük bilmeceler sorarak, bizi bir oyuna davet ediyor Young-Ha. “Tecrübeli bir yazarın yolda karşılaştığı bir genç, aslında kendisinin gençliğidir” der ve kırk saat o yazarı bulmaya iter bizi. Jorge Louis Borges’in ‘Borges ve Ben’ kitabına gönderme yapar. Yahut Homeros’un dizelerinden bir hafıza anlatısı sunar; İthaka kralı Odysseus’un, nilüfer çekirdeği yedikten sonra Kalipso’nun (ona aşık kraliçe) tuzağıyla eve dönmesi gerektiğini unutması gibi. ‘Gelecek hafızası’nın (geçmişten vazgeçmeye hazırdır) korunması için planlanan işler listesi oluşturmanın zorunluluğundan bahseder. Sonra bir Japon şarkısını hatırlatır: “Geri kalan şarkıyı bir sonraki hayatta dinlerim.” Burada bir ölüm ardından, yeniden diriliş inancından söz edilebilir.

Anlatıcı bir anti-kahraman, kötülüğün temsil kudretini taşımaya gönüllü Byıonğsu Gim. “Birini öldürmemin üzerinden yirmi beş yıl geçti” romanın ilk cümlesi. Günceyi kayda aldığı esnada, Alzheimer ile mücadele eden yetmiş yaşındaki Gim, otuz yıl seri cinayetler işlediğinden söz eder. On altı yaşında ilk kurbanının babası olduğunu okuduğumuzda Ödipal bir hikâyenin geleceğini sezeriz. Zira aynaya baktığında Ödipus’u gördüğünü söylemesi ve onunla olan benzerliklerini anlatmaya başlaması gecikmez. Ödipus için şöyle der, ‘O, bilmemek, unutmak ve yıkıma gitti; bense yıkımdan, unutmak ve bilmemeye doğru yol aldım’.

Kim Young-Ha eserinde Güney Kore siyasi tarihinden de bahseder. 19 Nisan 1960 hürriyet ve yeni cumhuriyetçi sokak hareketlerinden ve 16 Mayıs 1961 Askeri Darbesinden de söz eder. “Kim bilir Kore ve Vietnam Savaşında benden daha fazla insan öldürenler de vardır” diyerek savaşta işlenen katliamların insanlık dışı boyutunu ve işkencenin yer aldığı savaş suçlarını okura hatırlatır.

Yer yer Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’üyle diyaloğa giren Gim, kendiyle Zerdüşt arasında bir geçirgenlik barındırır. Nietzsche’yi okurken karşılaştığı metni alıntılar: “Senin söylediklerinin hiçbir önemi yok. Şeytan da yok, cehennem de yok. Senin ruhun bedeninden daha çabuk ölecek. O sebeple daha fazla korkma” diyerek Gim’e cevap verir Zerdüşt.

Hiçlik üzerine çokça göndermeler bulacağımız eserde, Gim merkezsizliğin manifestosunu sunarken, sonunda uzayda toza karışarak, yok olmaktan söz eder. Veteriner ve katil olmanın yanında bir de şair olan Gim, Budistlerin Nirvana’ya erme öğretisi olan Elmas / Kalp Sutra’yı okur ve güncesinin girişine o eserden bir alıntı ekler:

                  “İşte bu nedenle boşlukta biçim yoktur; duyum yoktur; algılama yoktur; irade yoktur; görme, işitme, koklama, tat alma, dokunma ve düşünme yoktur; bakış yoktur, algılayış da bilgisizlik de yoktur, bilgisizliğin sonu da yaşlanma ve ölüm de yoktur; yaşlanma ve ölümün sonunda acı çekme yoktur; acı çekmenin nedenleri yoktur, acı çekmenin sona ermesi yoktur ve yol yoktur, bilgelik yoktur ve erme yoktur.” Aynı tırnak içi kitabın son sayfasında da yer alır.

                  Hiçlik üzerine yapılan bu vurgu, ustamdan duyduğum şu sözü aklıma getirdi: “Varlık vardır. Yokluk yoktur.” Ontoloji üzerine ilk değerlendirmeler olarak bilinen önerme Parmenides’e ait. Varlığın sıfır noktasıyla ilişkisini diyalektik olarak görmemiz gerektiğini de Heidegger hatırlatır: “Var olan her şeyin altında hiçlik bulunur. Varlığın doğası, hiçlikten kalkarak açıklanabilir.” Buradan hareketle Gim’in iç hesaplaşmasında, ölüme yaklaştıkça acıdan kaçma mekanizmasıyla hiçliğe çekildiğini ve bunu yeniden varoluşun bir biçimi olarak felsefeye dayandırdığını yorumlayabiliriz.  Hafızasının yitimi, işlediği seri cinayetlerin önüne geçer. Yine kitabın sonlarında geçen, gazetecinin sorusuyla kötülüğün anlamı üzerine şu sözleri söyler: “Korkulacak şey kötülük değil. Zaman. Çünkü onu yenebilecek kimse yok.” Gim için hafızanın yitimi, aklını kaybetmek, cinayet işlemekten daha korkunçtur. Bu anlamda en başından beri bir şizofreni anlatısının içinde olduğumuzu dahi sorgulamayı unuturuz. Young-Ha burada okuru sarsan bir boyutta, odağı utanç ve suçluluk duygusu kavramları üzerinden vicdana çekse de okur, gidip gelen yanlış anıların girdabında kaybolur.

Yokluğun zıddı üzerinden hareketle, Zen Budizm’ine kapı aralayan hafızam, beni bu dizelere getirdi:

” Zen’den önce dağlar dağdı, ağaçlar ağaç.

Zen sırasında dağlar ruhların tahtıydı

ve ağaçlar bilgeliğin sesi.

Zen’den sonra dağlar dağdı ve ağaçlar yine ağaç.”

Varlık bedense (Sartre’cı varoluşçulukta bu dünyaya fırlatılmış yabancılarız), bedeni taşıyan bilincimizin öznesi olarak “Ben”den öncesi çevrelendiğimiz uzaydaki varlıklarsa ki bunlar dağlar, ağaçlar,… olabilir. “Ben”den sonrası da bilincin yokluğuyla öznenin yokluğuna ve hiçliğe açılacaktır. Kendi bilincini nesnesi yapan özne, bir yıkımla yok olacak, aydınlanmış bir belirlenimde / oluş’ta yeniden canlanacak bir yol bulacaktır.