
İlkbahar İstanbul’da kendini belli etmeye başlamıştı. Nisan sonlarıydı, bahar yağmurları sonrası ıslak toprak kokusu bahar dallarındaki çiçeklerin rayihasına karışıyor insanı sersemleten güzellikteki kokuları ile herkeste yaşama sevinci uyandırıyordu.
Balat çarşısı her zamanki günlerinden birini yaşıyordu, günlerden Salı idi. Balat Sevda Gazozcusu ’nun emektarı Dimitri, kısacası Dimi ağzında sigarası, elinde süpürgesi ve faraşıyla dükkanının önünü süpürüyor, gelen geçeni başıyla selamlıyordu.
“Bugün hava güzel olacak be oglimou1, ne dersin işler de açılacak gibi haaa”
Bu güzel dilekleri ardı sıra istavroz çıkaran emekli tüccar Salomon efendi, elinde bastonu ile ağır aksak yürürken, bir yandan da sokak esnafını selamlayıp, sohbet ediyordu.
Salomon efendiyi gören Dimi, elindeki süpürge ile faraşı hızlıca yere attı, bir an gözlerini kapatıp “Baba, oğul, kutsal ruh” ile istavroz çıkardı.
Bu mühim görevi sonrası, bir ev sahibi edasıyla “Solomon amca gelesin be, bir acı kahvemizden ikram edeyim, hem gel iki el de tavla atalim” dedi.
Arkasını dönüp, gözlüklerinin altından Dimi’ye bakan yaşlı tüccar, dükkanın önündeki hasır iskemleye çöktü.
“Sabahın körü nerdeyse be, çay yok mu çay be Dimi ?” diye sordu. Sevda Gazozcusu’nun emektarı elinde iki ince bellideki tavşan kanı çayla koşarak geliverdi çocukluk aşkı Natali’nin babası Salomon efendinin yanına…
Vasilis kızı Eli, liseyi bitirdikten sonra, evde oturup annesinin saçma çay partilerinde sıkılmak ve olası izdivacındaki olası kaynanası ile tanışmak yerine, halı dükkanında babasına yardımcı olmayı yeğlemişti.. Babası Vasilis Halidis, dört kuşaktır Kapalıçarşı’nın zengin halı tüccarlarındandı.
Eli iki senedir burada istek ve hevesle çalışıyordu. Müşterilerini güleryüzle karşılıyor, isteklerine ve sorularına cevaben, ülkenin dört bir yanında
dokunan bin bir güzellikteki halıları ve kilimleri müşterilerinin beğenisine sunuyor, hatta deyim yerindeyse görücüye çıkarıyordu.
Eli, halıların dokunduğu yöreleri, renklerin ve sembollerin anlamlarını kısa sürede öğrenmişti.
Ayrıca burada çalıştığı süre boyunca bir sürü insanla tanışma fırsatı da olmuştu. Bunlardan birisi de genç bir Türk Subayı idi.
Genç kadın halı dükkanını bırakır bırakmaz ki bu da yürek burkan bir aşk hikayesinin sonucuydu, babasının Balat’ta ki kırık dökük, bakımsız, zemin kat mülkünde bir kitabevi açmak istediğini kararlı bir şekilde söylemişti.
“ Oh Pateroulis2 okul bitti, anladım ki kendi işimi yapmak istiyorum artık, okuduğum kitaplar kadar bu ülkenin insanlarına kitaplar, mecmualar okutmak istiyorum. Mustafa Kemal Pasamızın hizmetindeyim!” demişti gururla.
1920’li yıllardı. Balat Çarşısı’nda bitişik nizam, irili ufaklı dükkanların karşısında bir de bir kitabevi vardı. Burası “Herşey Mümkün Kitabevi” olarak bilinirdi. İçeriye, zeytin yeşili renginde yağlı boya ile boyanmış ahşap kapısından bakır renkli kapı tokmağı çevrilerek girilirdi. Kitapçı vitrinini eski oyuncaklar, son çıkan ilm-i edeb’i3 mecmuaları ile son çıkan kitaplar, eski bir daktilo, sararmış mektup zarfları, kulbu kırık yeşil bir çaydanlık ve antika çay porselenleri süslüyordu.
Bu kitapçı hakkında ne çarşı esnafının ne de çarşı müdavimlerinin pek bir fikri yoktu. Sorulsa sahaf veya kitapçı olduğu söylenirdi. Bu şirin kitabevinin sahibi Eli Halidis’den başkası değildi.
Sabahın erken saatleriydi, Kapalıçarşı ahalisinin, henüz afyonları patlamamıştı. Kimisi uykulu bir halde dükkan açıyor, kimisi de dükkan temizliği yaparken bir sigara tüttürüp, demli çayları ile keyifle kapı önü sohbetleri ediyorlardı.
Eli hızlı adımlarla geldi, belli ki acelesi vardı. Dükkanın girişinde oturan dükkan çırağı Adis’in başını neşeyle okşadı. “Bugün nasılsın Adiscim? İyi misin bari?” diye sordu. Cevap beklemeden dükkanının anahtarlarını kasadan alıp cebine attı ve hızlıca oradan uzaklaştı.
Eli kitapçı dükkanının kapısını elleri titreyerek açtı, içeri girdi. Eski, sararmış kitapların kağıt kokusunu içine çekerken gözlerini kapadı. ”Sakin olmalıyım, sakin olmalıyım” deyip derin derin nefes alıp vermeye başladı. Güneş ışığı camdan yüzüne vuruyordu. Aklına dadısı Madam Nadya’nın sorusu geliverdi. “Sabah güneşi kime vurur be ah koritsi4? Çişliye mi yoksa güzele mi?”.
“Artik güzele vurur işik dadicim” deyip gülümsedi. Dükkan kapısını kilitledi. Aşağı mahzene inmek için, tahta mahzen kapısını, zorlansa da bir çırpıda yukarı kaldırıp aşağı indi. Mahzen soğuk ve karanlıktı, üşüdüğünü hissetse de aldırış etmeden, üşüyen elleriyle bir kibrit tutuşturarak bir mum yaktı. Oda aydınlanmıştı.
“Bakalım bugün kimin için nereye ve ne yazacağım” diye geçirdi içinden Eli, titreyen mum ışığının aydınlattığı Herşey Mümkün Kitabevinin mahzeninde yazacakları kimi mutlu edecek, kimi ağlatacak, kimi sevindirecek henüz kendisi de bilmiyordu.
Karanlık odanın titreyen alevinde duvarları seyre dalmışken, kitapçının ahşap kapısının sertçe çalındığını duydu.
“Endaksi5 Geldim, geldim, bekleyesin az” dedi.
Mahzenden hızlı adımlarla yukarı çıkan Eli, mahzen kapısını kapadı, kızıl alevlerle dokunmuş yağcı bedir halısını da üzerine örttü.
Kapıda uzun boylu, nefti yeşili resmi üniformalı bir Türk subayı duruyordu. Eli Kapalıçarşı’da babasının halı dükkanında çalışırken tanıştığı bu subayı önceden tanıyordu. Hızlıca kapıyı açtı, gözleri parlamıştı bu adamı gördüğünde.
“Hoş gelmişsin komutan, bekliyordum ve biliyordum geleceğini ”dedi. “Merhaba, Eli, nasılsınız? Sizi görmem gerekli ve acilen konuşmalıyız”.
Kenan Yüzbaşı otuz beş yaşında, uzun boylu, kır saçlı, kahverengi gözlü genç bir subaydı. Belli ki acelesi vardı ve bir kitabevi sahibesine ayırabileceği pek vakti de yoktu.
Kenan yüzbaşının sebebi ziyaretini öğrenmek istercesine onu baştan aşağı süzen Eli, aniden söze başladı.
“Buyrun, emrinizdeyim, bu sefer size nasıl yardımcı olabilirim?”
Kenan yüzbaşı heyecandan ve aceleden ayakta zor duruyor ancak sakin olmaya diretiyordu.
“Estagfirullah, ne emri, ben size Zeynep’i sormak için geliverdim, bir nişan mevzuu olduğunu duydum. Doğru mudur değil midir kendisine kısa bir pusulayla sormak, mevzuu doğruysa da belirteceğim gün ve saatte gelmesini isteyeceğimi belirtmek isterim. Aldığım malumat doğruysa birlikte kaçacağız buradan, başka çaremiz kalmadı gibi.” dedi utanarak.
Bu tutkulu aşk karşısında hayranlığını saklayamayan Eli “Aman canım nişan varsa vardır, Anadolu’da eskiler dermiş ya bir kızı bin kişi ister, bir kişi alir diye, bu kizi da bir kişi alacak elbet, hem siz de onurlu bir Türk subayisiniz, gidip de isteyiverin kizi öyle değil mi” dedi.
Kenan yüzbaşının beti benzi atmış, yüzü bembeyaz olmuştu. “Biz birbirimize sevdalıyız, ancak gelin görün ki Zeynep hanımın babası Şeyhmus bey, kızını kendisi gibi varlıklı bir esnaf ile evlendirmek istemekte, ben kızı Zeynep hanımın desti izdivacına talip olduğumu her ne kadar ilettiysem de kabul edilmedi.” dedi.
Bu durum karşısında, söylediklerine pişman olmuştu Eli.
Kendini affettirmek istercesine; “Malumunuz üzerinde yaşadiğimiz bu dünya da ve benim kitapçimda “Herşey Mümkün” Kenan bey, üzülmenizi istemem, buyrun oturun bana biraz müsaade edin, en kısa sürede Zeynep’e ileteceğim mektubunuzu” derken bu gece saat on ikiyi vururken bu küçük kripto mektubunu sahibine nasıl ve kimle ileteceğini düşünmeye başlamıştı.
Yüzbaşı Kenan duyduklarından sonra biraz sakinleşmişti. Mektuba yazılması için detaylar hakkında kısa bir süre düşündükten sonra;
“ On gün sonra, teşrinievvel6,ilk teşrin ayı Cumhuriyet ilanı sonrası, herkes kutlamalarda iken ,Haydarpaşa Treninde Saat on iki de. YK.”
Eli hanım hızlıca söylenenleri not aldı, kağıt parçasını kıvırarak elbisesinin iç cebine koydu. Yüzbaşı Kenan derin bir nefes aldı, ayağa kalktı, şapkasıyla Eli’yi selamlayarak kitapçıdan ayrıldı. Kitapçıdan dışarı çıkmıştı ki bir şey unutmuş olduğunu hatırlarcasına geri döndü.
“Eli Hanım, borcum nedir ?”
“ Bana veya buraya bir borcunuz yok Yüzbaşı, hemen yan sokaktaki yetimhanedeki çocuklari sevindirmeniz ve kitapçim hakkinda sorulursa buranin yarinlarimiz,insanlarimiz ve ülkemizin geleceği için Herşeyin Mümkün olduğu bir Kitabevi olduğunu belirtmeniz yeterlidir.” dedi ve kitapların altındaki bölmeden bir zarf almak için eğildi.
Yüzbaşı oradan ayrıldıktan sonra Eli yorulduğunu hissetmişti. Lise mezuniyeti sonrası Cumhuriyet rejiminin ilk kıpırtılarının ülkede hissedildiği zamanlarda, Eli ülkeye faydası dokunsun amacıyla İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olmuş, burada ülkenin yarınları için çalışabilmek gayesiyle hızlı mesajlaşma ve kriptografi eğitimleri almıştı.
Yüzbaşı Kenan’ın sevdiği kadına iletilmesi için mesajını hızlıca Sezar
Şifrelemesi yöntemiyle hazırladı. Evet olmuştu, mesaj hazırdı!
“LK RK PLKOX QBPOFKFBSSBI FIH QBPOFK ZRJEROFVBQ FLXKF PLKOXPF EBOHBP HRQIXJXIXDAX FHBK EXVAXOMXPX QOBKFKAB PXXQLKFHF VH.”
“Bakalim, bu sevda pusulasi sahibine nasıl iletilir?” diye bakışlarını tavana dikmiş düşünüyordu ki aklına Kapalıçarşı’daki “İpekyolu Halıcısının bitirim çırağı Adis ” geldi.
On bir sene öncesiydi. Adis öksüz ve yetim ikiz kardeşlerden birisiydi, kardeşi Elmas‘dan önce mi yoksa sonra mı doğmuştu hiç kimse bilememişti. Eli lise çağlarında genç bir kızken, ikizlerin annelerini yetimhanenin arka sokağında çöp konteynerının köşesinde doğum yapmış, baygın bir halde bulmuştu.
Yavrucakların göbek bağları bile kesilmemişti. Sanki kadere boyun eğercesine ağlamıyorlardı da. Eli birisini boynundaki şalı ile diğerini de üstünden çıkardığı paltosu ile sarıvermişti.
Köşedeki bakkal Hayri efendiye “Koş babama haber ver Tanrı ona bir oğul gönderdi!” dediğinde dünyaya gözlerini yeni açan bebeklerden birisini kucağına almış “Senin adın Adis olsun, vaftiz suyunda bol bol yıkanasın, güzel haberler alıp hep güzel haberler getiresin” derken gözyaşlarına hâkim
olamamıştı. İşte küçük Adis daha doğar doğmaz, kaderini gerektiğinde güzel haberler veren kişi olarak çizmişti bile.
Eli’nin babası Vasilis Halidis yumuşak kalpli bir adamdı, zengin ve soylu bir aileden geliyordu, ne kadar istese de Tanrı ona bir oğul vermemişti. Bu yüzden, İkizlerden birisini Halidis ailesi evlat edinmiş, Tanrı’nın üç kız evlattan sonra Vasilis beye gönderdiği bu oğulun yetimhanenin soğuk duvarları arasında büyümesine izin verilmemişti.
Halidis’lerin dükkanı İpekyolu Halı’nın tam karşısında, Mardin’li bir aşiret ailesine ait bir kuyumcu dükkanı vardı. Dükkanın sahibi Şeyhmus Artukoğlu iri yarı, esmer, güçlü kuvvetli, bir adamdı. Çarşı esnafı tarafından sevilen ve sayılan Şeyhmus bey, çocukluk arkadaşı ve karşıda ki esnaf komşusu Vasilis Bey ile iyi anlaşırdı, iki dost genellikle öğlen yemeklerini çarşı dışında bir lokantada yerler,sohbetleri hep eskilerden ederlerdi..
Bahar dallarının yeni filizlendiği bu sıradan Salı gününde iki eski dost çarşı yakınındaki lokantada yemeye karar vermişlerdi.
Vasilis bey çocuksu bir tavırla Şeyhmus beye sordu; “Bugün nerede yiyoruz ağam?”
Şeyhmus bey gülümseyerek “Hatırlatırım ki çocuktuk, çıraktık o yıllarda, ancak hak edersek döner yerdik, o zaman bugün çalıştık hak ettik, bugün seni Dönerci Şahin Ustama götüreyim” dedi babacan bir tavırla eski dostuna.
Dönerci Şahin usta her zamanki esnaf ağzıyla bağırıyordu. “Very good best döner7, buyrun efenim!”
Büyüleyici atmosferi ile yıllara hatta yüzyıllara kafa tutmuş, nice padişahları, cariyelerini, valide sultanları misafir etmiş, koridorlarında, mahzenlerinde, tünellerinde birbirinden gizemli sırlara aşina olmuş ve tanıklık etmiş Kapalıçarşı’nın iki eski esnafı çocukluk yıllarına dönmüş ve bir öğle yemeğini daha birlikte yemeye karar vermişlerdi.
Vasilis bey “Bunları söylemek için doğru zamanı beklemeyeceğim Şeyhmus, bir erkek evlat edindim biliyorsun, ancak bir konuda yardımına ihtiyacım olacak” dedi eski dostuna.
Şeyhmus bey gülümsedi, gülümserken altın dişleri ışık altında parlıyor, böylesi heybetli, güçlü kuvvetli bir adamı oldukça komik bir hale sokuyordu.
“Dur hele,bak sadiq qadim8, beni iyi bilirsin, tanırsın. Babamdan bana kalan tek şeyin dürüstlük olduğunu da bilirsin değil mi?” dedi Şeyhmus bey.
Vasilis bey başıyla onayladı ve uzatmadan konuya girdi.
“ Adis denen oğlancağız yetimhaneye gitmeden Halidis soyadını aldı, Tanrı bilir ki sebebini elbet, bize bir erkek evlat vermedi. Bu yaştan sonra da armağan olarak bize Adis’i verdi. Yalnız gelgelelim ki bir ikizi daha var. Ya yetimhaneye gidecek ya da birisi sahiplenecek. Ne düşünüyorsun bu konuda?”
İri yarı zengin adam, Kapalıçarşı’nın mıhlamacı Şeyhmus ustası heyecanlanmıştı. Gözleri dolmuştu, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Nerede o?” diye sordu Adis’in ikizini.
“Şimdilik bizim evde bakılıyor, şimdilik…” diyebildi Vasilis bey.
Bir süre iki eski dost hiç konuşmadılar. Vasilis bey “Müsadenle” diyerek istavroz çıkardı.
Birden “Biliyor musun ?” dedi Şeyhmus bey, “Kapalıçarşı da kişinin kim olduğu değil ustası sorulur …”
“Adis’in ustası sensin, dolayısı ile ikizi Elmas’ın da ustası ben olacağım bundan sonra! Adını Elmas koyacağım, kulağına Ezan-ı Şerifi okutup ismini de fısıldatacağım hoca efendiye evlatlık oğlumun, hem de üç kez, Allah dört kızdan sonra bana da bir erkek evlat vermedi , hediyesi Elmas’ım belli ki!” dedi coşkuyla. Artukoğlu Kuyumcusu sahibi Şeyhmus usta, Adis’in ikizi Elmas’ı evlat edinivermişti on bir sene önce böylece…
O Salı akşamı, henüz saat gece on ikiyi vurmamıştı ki, Herşey Mümkün kitabevi sahibesi Eli hanım, koşar adımlarla eve geldi. “Adis, uyudun mu Adis’im?” diye küçük kardeşinden bir cevap gelmesini umuyordu. Ancak daha fazla bekleyememişti. Usulca odasından içeri girdi. Adis henüz uyumamıştı, üzerindeki yorganı başına kadar çekmiş, bir şeyler mırıldanıyordu kendince.
“Ne oldu kuzum, ne mirildanirsin kendince, haydi bana da söyle.” dedi ablası Eli.
Adis ince sesiyle yeniden mırıldanmaya başlamıştı.
“ Cumhuriyet özgürlüktür. İçimizde var bir neşe. Yurdumuzun dört bir yanı, Bayram çünkü bak Güneşe.”
Öğretmen öğretti bize, 29 Ekim’de söyleyeceğiz bu şarkıyı. Atatürk’ün bize bir hediyesi varmış. Bize Cumhuriyet’i armağan edecekmiş!”
Eli’nin gözleri dolmuştu, heyecanlanmıştı, kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Çünkü Eli Halidis biliyordu ki Cumhuriyet aşkı bu ülkede herkes için çok önemli ve üstündü. Üstelik Türk halkı Cumhuriyet’e kavuşacakları için Mustafa Kemal Atatürk’e borçluydu her şeyi…
Eli, kardeşi Adis’e “Aferin oglimou, Cumhuriyet ne güzel şeydir, özgürlüktür, bağimsizliktir ve şimdi bir konuda yardimin lazim bana” dedi.
Yüzbaşı Kenan’ın pusulasını Adis’in küçük eline tutuşturdu. “Haydi, gidesin gecikmeden de dönesin Elmas’ larin evine. Bul ablasi
Zeynebi ver ona. Anlayacaktir. Olmadi, zorda kalirsa yârin gelsin sabah erken Herşey Mümkün’e!” diyerek tembihledi kardeşi Adis’i.
Adis küçük bir güvercin misali kanatlanıp uçtu ve konuverdi hızlıca ikizi Elmas’ın evinin penceresi altına.
“Şşşt Elmas, kardeşim uyudun mu, hele bak bir bana !” diye fısıldıyordu. Birden birisinin sırtına vurduğunu hissetti, çok korktuğu her halinden belliydi. “Allah!” diyerek arkasını döndü. İkizi Elmas arkasında duruyordu. Adis’in korkması çok hoşuna gitmişti.
“Beni mi özledin, hayırdır Adiscim!” derken gülmeye devam ediyordu.
“Bırak şimdi gülmeyi de, bu pusulayı al, Zeynep ablaya verene kadar da herkesten sakla, Zeynep’e ver, anlamazsa da Sezar’ın selamı var, daha da anlamazsa yarın Herşey Mümkün’e gitsin. Haydi eyvallah!” deyip hızlıca sokağın karanlığına karıştı.
Zeynep’in odasına sessizce giren Elmas, pusulayı avucunun içine bırakırken Zeynep uyandı, Kenan’dan bir haber geldiğini hissetmişti.
“Şsst napıyorsun sıpa, evi ayağa kaldıracaksın ne istiyorsun !” dedi.
“Ben odama dönüyorum, Sezar’ın sana selamı varmış, almıyorsan da selamını yarın Eli seni Herşey Mümkün de bekleyecekmiş.” diyerek fısıldadı kendince, ablasına.
Sabah gün ağarırken Artukoğlu konağında herkes derin uykudaydı, kızları Zeynep hariç…
Zeynep gönlünü verdiği İttihat ve Terakki Cemiyeti subayı Kenan Yurtsever’in kendisine öğrettiği her şeyi biliyor, ülkenin meşru müdaafası ve çıkarları için Cemiyet tarafından kendisine verilen tüm görevleri aksatmadan, canı pahasına yerine getiriyordu. Bu görevleri bazen Eli ile birlikte üstleniyor, kimi zaman birlikte, kimi zaman birbirlerinden bihaber yerine getirmeye devam ediyorlardı.
Pusulada ki mesajın belirtildiği gün gelip çatmıştı. Gün 28 ilkteşrin 1923 idi. Tüm Türk halkı çok heyecanlıydı. Zeynep’te sevdiği adama, Kenan’a yarın kavuşacak demekti. Zordu ailesini, kardeşlerini, İstanbul’u bırakmak,ancak Kenan’a duyduğu aşk hepsinden daha ağır basıyordu. Teliyle duvağıyla gelin olup, baba evinden çıkmayacağı aşikardı ancak bir süre sonra kocası Kenan ile konağa döner babasının elini öper affını dilerdi. Babası, anası, kardeşleri hepsi, hem de hepsi kaçarak bir subayın zevcesi olduğunu bileceklerdi ancak kapandığı düşünülen, öyle sanılan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir üyesi olduğunu, vatan uğruna canı pahasına ajanlık yaptığını kimse bilmemeliydi!
Kısa bir süre önce Zeynep, Türk Halkının lideri, Mustafa Kemal Atatürk’ten Eli’ye bir pusula iletilmiş olduğunu duymuştu…
“ Vatan uğruna mücadele eden siz değerli hanımefendi Eli Halidis; bir süre önce İstanbul’un Balat semtinde bir kitabevi açtığınız bana iletildi. Ne mutlu bana ki milletimin okuryazarlığı için, eğitimli, bilinçli vatanseverler olması için katkılarınız göz ardı edilemez derecede beni çok mutlu etti. Kitabevinin ismi konusunda fikrimi sormuşsunuz. Halkı okuyan, eğitim alan bir ülkenin evlatları için açılan bir kitabevi sayesinde o ülkede Herşey Mümkün’dür.
Herşey Mümkün Kitabeviniz’in hayırlı olmasını temenni ederim. M.Kemal ATATÜRK…”
28 Ekim Teşrinievvel günü İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarına M.Kemal Atatürk’ün baş yaveri Salih Bozok tarafından bir pusula gönderilmişti.
Bu pusula da M.Kemal Atatürk“ Efendiler Yarın Cumhuriyet’i İlan edeceğiz!” diyordu.
1 Rumca’da : Oğlum
2 Rumca’da : Babacım
3 Osmanlıca’da : Bilime dayalı olan edebiyat
4 Rumca’da: Ah Kızım
5 Rumca’da: Tamam
6 Teşrinievvel, ilk teşrin: Ekim ayı
7 İngilizce: Çok güzel, en iyi döner.
8 Arapçada : Eski dostum
