
“Abdullah Efendi kapıdan çıkmadan evvel oturduğu sandalyeye baktı:
Kendisine çok benzeyen bir gölgenin orada uyuduğunu gördü.”
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın metinlerinde rüya, geceyle sınırlı bir uyku aralığı değil; hakikatin en kırılgan, en derin biçimidir. Onun kaleminde rüya, uyanıklığın gölgesine sinmiş bir sır gibi dolaşır; gerçekle arasındaki zar, kimi zaman incecik bir perdeye, kimi zamansa delik deşik olmuş bir haritaya dönüşür. Çünkü Tanpınar için gerçeklik, çatlaktan sızan bir ışık gibi parçalıdır ve o çatlaklar en çok rüya âleminde belirginleşir.
Tanpınar’ın rüyaları, ne sıradan düşlerdir ne de düşünsüz imgeler yığını. Onlar, zamanın gövdesinden sarkan bilinç parçalarıdır. Her biri geçmişten bir iz, gelecekten bir kuşku taşır. Zaman onun dünyasında çizgisel bir hat değil, iç içe kıvrılmış bir labirenttir; ve o labirentin duvarlarında rüyalar yankılanır. Bergson’un Süre (La Durée) adlı eserini okumuştur Tanpınar; ama onu yalnızca anlamamış, edebî bir forma dönüştürmüştür. Süre onun için bir rüya hâlidir; anlar, birbirine değerek akar, anılar şimdinin yüzüne maskeler takar. Hatıralar, birer hayalet gibi dolaşır; rüya burada geçmişin kıyafetini giymiş bir zaman hırsızıdır. Ne şimdiye aittir, ne de tamamen geçmişe. Tanpınar için, rüyada zaman lineer değil, daireseldir; başlangıçla son, geçmişle şimdi birbirine karışır. Onun anlatılarında rüya, yalnızca bir içerik değildir; biçimi belirleyen, anlatının ritmini kuran bir özdür. Rüya, anlatının içinde bir misafir gibi değil, ev sahibi gibi dolaşır. Tıpkı Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nda yazdığı gibi, bir üst kat sakini, hayır, o kiracı değil, evin asıl sahibi.
Tanpınar’ın Abdullah Efendi’si, gecenin ortasında yalnızca rüya görmez; rüyanın içinde yaşar, rüyanın kendisine dönüşür. Bu hikâyelerde rüya, ne bir kaçış vadisidir ne de düşsel bir konfor alanı. Aksine, gerçekliğin en sert kıvrımlarına, benliğin kırılmış aynalarına açılan bir yarıktır. Okur, her sayfada kendisini kendi içine kıvrılmış bir labirentin eşiğinde bulur; çünkü burada rüya, anlamın çözülmeye başladığı yerde başlar.
Bir Yol hikâyesi bir yürüyüş gibi başlar ama hangi yöne gidildiği belirsizdir. Yürüyen beden midir, yoksa çözülmeye yüz tutmuş bir hafıza mı? Yollar, haritaların tanımadığı bir coğrafyada ilerler: benliğin kendi içine açtığı dehlizlerde. Karanlık, yalnız bir dış mekânı değil, iç dünyanın puslu odalarını sarar. Zaman burada ilerlemez; buruşur, kıvrılır, bazen geriye döner. Anlatıcının kaybettiği şey yalnızca yön değil, kendi kendisidir. Rüya, bir anlamın değil, anlam kaybının dili olur. Geçmiş Zaman Elbiseleri ise hatıraların içinden geçen rüyasal bir geçittir. Giysiler yalnızca bir dönemi temsil etmez; geçmişin bizzat kendisi, kumaş gibi dokunur kahramanın zihnine. Burada rüya, geçmişle şimdi arasındaki ince çizgiyi siler, o çizgiyi bir ipe dönüştürüp kahramanı onunla sarmalar. Hafıza, artık bilinçle çalışan bir mekanizma değil, düşle şekillenen bir gölge tiyatrosudur.
Tanpınar, bu metinlerde rüyayı anlatının yüzeyine işlemez; anlatının kendisini rüyaya dönüştürür. Okur, bir hikâyeyi değil, bir ruh hâlini takip eder. Gerçeklik, her an yer değiştiren, bazen bir pencere, bazen bir aynanın kırık köşesi olarak belirir. Bu yüzden Tanpınar’ın rüyaları, “ne zaman” ve “nerede” sorularına cevap vermez; çünkü bu soruların anlamını yitirdiği bir evrende yaşar. Hikâyelerin mekânı, bilindik semtlerin sokakları değil; içsel yankının uğultulu boşluklarıdır. Bir rüya gibi okunur bu metinler ama bir sabahla uyanılmaz onlardan. Çünkü Tanpınar’ın rüyaları bitmez; karakterleri gibi biz de onların içinde kalırız. Onları okurken, rüyada yürümeyi öğreniriz: zeminsiz, zamansız ve çoğu zaman kendimize yabancılaşarak.
Tanpınar’da rüya, yalnızca uyku ânının iç sesi değildir; benliğin çatladığı, kişiliğin kendi suretine gölge düştüğü bir geçit kapısıdır. Bu kapıdan geçen kahraman artık ne kendisidir, ne de büsbütün bir başkası. Adeta aynaya uzun süre bakmış birinin başına gelen olur: Yansı, sahibini yutar. Tanpınar’ın rüyaları işte o yutulma ânının edebî karşılığıdır. Abdullah Efendi’nin Rüyaları bir tür içsel bölünmeler kitabıdır. Karakterler yalnızca düş görmez, düşte kendilerine çarparlar. Fakat bu çarpışma, ne tamamlayıcıdır ne de bütünleştirici. Tanpınar’ın kahramanları rüyada parçalanır; benlikleri sulara düşmüş bir hatıra gibi dağılır. Bir ses başka bir sesi bastırır; bir bakış, kendisine ait olmayan bir bedene yerleşir. Rüya burada psikanalitik bir alan değil, varoluşsal bir boğulma deneyimidir.
Nurdan Gürbilek’in de işaret ettiği gibi, Tanpınar’ın karakterleri çoğu kez “kendisi olamayan” kişilerdir. Onlar, başkasının sesinde, geçmişin suretinde ya da geleceğin imkânsız bir imgesinde sıkışmıştır. Rüya, bu sıkışmanın en net resmidir: uyanıkken bastırılan, görmezden gelinen her şey, düşte puslu ama keskin biçimde geri döner. Ve dönüş, daima bir çöküştür.Rüya bu yüzden Tanpınar için kurtuluş değil, yakalanma alanıdır. Gerçeklikse mutlak bir şey değil, sürekli kaygan bir zemin: bazen bir aynadaki lekedir, bazen bir koridorda yankılanan ayak sesidir. Benlik, bu zeminde yürümeye çalışırken, kendi ayak izlerini bile tanıyamaz olur.
Tanpınar’da rüya, bir bilinç hallerinin birbirine sarıldığı, öznelliğin kırıldığı ve gerçekliğin bozulduğu bir aralıktır. Gerçeklik, Tanpınar’ın edebiyatında sabit bir zemin değil, dalgalanan bir suyun yüzeyi gibi sürekli değişir. Rüya, bu yüzeyin kırılgan yankısıdır. Rüyanın içinde kaybolan her karakter, yalnızca “ne”yi değil, “kim”i de yitirir. Kendi benliğini bulmaya çalışan her karakter, benliğin yarattığı labirentlerde kaybolur. Tanpınar’ın rüyalarında, bellek geçmişi şeffaf bir cam gibi taşırken, benlik geleceğin uğuldayan fırtınasıdır. Rüyada ne geçmiş ne de şimdiki zaman tam olarak gerçektir. Her şey, bir belirsizliğin içinde çözülür ve her çözülüş, yeni bir çatışma doğurur.
Bu bağlamda, Tanpınar’ın metinleri sadece bireysel bir varlık sorununu değil, aynı zamanda modern insanın zamanla, benlikle ve gerçeklikle kurduğu kırık dökük ilişkileri de tartışır. Tanpınar’ın kahramanları, zamanın katmanları arasında sürüklendikçe, kimliklerini yeniden keşfederken kaybederler. Rüya, onların bu kayboluşunun hem sebebi hem de sonucu olur. Zamanın ve benliğin kaybolduğu her an, bir rüyanın içinde kalakalır.Ahmet Hamdi Tanpınar, rüya aracılığıyla yalnızca edebi bir ifade biçimi sunmaz; insanın varoluşsal çelişkilerini, kimlik bunalımlarını ve zamanın kaotik doğasını en derin şekilde keşfeder. Onun rüyalarında, her şey çözülür, parçalanır ve yeniden şekillenir; fakat sonunda hiçbir şey tamamen bütünleşmez. Rüyaların kırılgan dokusunda, varlık ile yokluk arasında bir ince çizgi yoktur; gerçeklik, rüyada erir, bilinç ise sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir başka rüyaya dönüşür.
Tanpınar’ın rüyaları sadece bireysel bir varlık dramını anlatmaz; aynı zamanda insanın varoluşsal yolculuğunun, kimlik arayışının ve zamanla olan o bitmeyen çatışmasının imgelerle somutlaşmış bir yansımasıdır. Rüyaların harfleri, kelimeleri ve imgeleri arasında kaybolan her okur, Tanpınar’ın evreninde bir düşe, bir gerçekliğe, bir kimliğe daha yaklaşırken, hepsini birden kaybeder.
KAYNAKÇA
Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Dergâh Yayınları, 1999.
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, 2003.
İnci Enginün, Tanpınar’ın Romanlarında Zaman ve Rüya, Dergâh Yayınları, 2001.
Nurdan Gürbilek, Benden Önce Bir Başkası, Metis Yayınları, 2011.
Orhan Koçak, Yüzeydeki Derinlik, Metis Yayınları, 2017.
