
-Küçük yaşlarda edebiyat ve çizime ilginizin fark edildiğini biliyoruz. O yıllara dönecek olursak, sizi çizmeye ve yazmaya iten şey neydi?
Aslında nedenini tam olarak söylemek gerekirse “sıkıntıdan” diyebilirim. Ben Hemofili hastasıyım. Ben maalesef yaşıtlarımın çoğu gibi normal bir çocukluk geçirmedim. Uzun rahatsızlıklar ve uzun nekahet dönemlerimde bir şeyler yapmam, kendimi meşgul etmem gerekiyordu. Beypazarı’ndan Ankara’ya hastaneye gittiğimizde (ki ayda en az bir ve bazen de birkaç kez) dayımlarda kalıyorduk. Onlarda da gazete-dergi eksik olmazdı. Evde dönemin efsane Gırgır dergisini gördüğümde 5 yaşında falandım sanırım. Karikatürle ilk görüşte aşk ilişkim böylece başlamış oldu. Sırf karikatürlerdeki balonları okuyabilmek için ilkokula başlamadan önce okumayı sökmüştüm. Edebiyat ile ilişkim de yine hastane süreçlerinde doktor, yatak ve tedavi beklemeleri sırasında bol bol okuduğum için oluştu. Tabii o kadar okuyunca yazma isteği de doğuyor insanda. Genelde mizah odaklı olduğumdan yazdığım her şeyde içten içe kendini hissettiren bir ironi oluyor ister istemez.
-“Hüzn-ü Komik” ismini Atilla İlhan’ın size verdiği doğru mu? Bu hikayeyi bizlerle paylaşır mısınız?
Evet. Hayatımın en önemli olaylarından biridir bu. 16-17 yaşlarında ben de her ergen gibi şiirle ilgileniyordum. Biraz elimiz de kalem tuttuğu için karalıyordum bir şeyler. Detayına fazla girmeyeyim, bir toplantıda Attilâ İlhan ile tanışma şerefine nail oldum. Şiirle uğraştığımı söyleyince yazdıklarımı okumak istediğini söyledi. Heyecandan nutkum tutulmuştu. Koskoca Attilâ İlhan benim şiirlerimi okuyacak. Rüya gibi bir şeydi. Birkaç gün içinde tüm şiirlerimi toparladım ve Attilâ hocamın Cumhuriyet gazetesindeki ofisine bıraktım. Bir hafta sonra beni evine davet etti. O zamanlar İstanbul’un yabancısıyım, yol bilmem iz bilmem. Öyle böyle gittim. Çok sıcak bir karşılama ve hoşbeşten sonra sıra geldi şiirlerime… Şiirlerimde yazdıklarım üzerinden beni öyle muhteşem analiz etmişti ki ağzım açık kaldı. Uzun uzun konuştuk ve bana şiirlerimin, tarzımın (bir tarzımın olduğunu o gün öğrendim) özünü söyledi. “Mustafa sen yürek kırıntılarıyla dalga geçen bir hüzn-ü komiksin.” Resmen adımı koymuştu ama farkında değildi. İşte o günden beri ben Hüzn-ü Komik’im.
– Şiir yazmaya devam ediyor musunuz?
Attilâ İlhan’ın sözünü dinlemediğim için pişman olduğum bir noktaya, hatta bir yarama parmak bastınız. Maalesef şiirle olan ilişkim 20’li yaşlarımda bitti. Attilâ hocam devam etmem konusunda bana o kadar telkinde bulunmuştu ama ben devam etmedim. Hayatımdaki en büyük pişmanlıklardan biridir.
-En sevdiğiniz yazarın Oğuz Atay olduğunu biliyoruz. Onun metinlerinde sizi en çok çarpan, etkileyen şey nedir?
Oğuz Atay benim için bir edebiyat peygamberidir desem abartmış olmam. Özellikle dili ve anlatımındaki samimiyet beni çok etkilemiştir. Elbette o alt metinlerdeki ironi de beni en çok çeken noktalardan biri. Oğuz Atay birçok anlatım şeklini aynı kapta buluşturan ve hiçbirini birbirine karıştırmadan sunabilen bir dahi. Sırf bu özelliği bile onu okumayanlar için edebiyattaki yeri hakkında fikir verecektir diye düşünüyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar gibi önemli bir değerin izinden giderek onun çağdaşı olabilmek de Oğuz Atay’a nasip olmuş. Tanpınar’ın çağdaşı derken anlatım akıcılığı ve hikaye kurgulama açısından daha çağdaş ve üzerine psikolojik derinliği daha fazla eserlerden bahsediyorum. Oğuz Atay okuyanlar ne demek istediğimi net bir şekilde anlamıştır ama okumayanların neler kaybettiğini burada anlatmaya kalksak sabahı ederiz.
-Tamamlamadığınız bir roman çalışmanız varmış. O çalışmanın içeriğine dair küçük ipuçları alabilir miyiz? Neden yarım kaldı, yeniden ele almayı düşünüyor musunuz?
Bu sorunun cevabına şöyle bir giriş uygun olacaktır. Aşık Dertli’nin divanından: “Bir başıma kalsam şeh-i devrâna kul olmam / Vîrân olası hânede evlâd u ıyâl var.. “
Aslında bir değil üç kitap. Bir üçleme. Yarım kalmasının sebebi de Dertli’nin belirttiği üzere hayatın üzerimdeki baskısı. Ekonomik olarak daha rahat olduğum dönemlerde başladığım roman maalesef işten güçten yarım kaldı.
Romanın ana teması “yalnızlık”. Kahramanımız da aşırı yalnız bir adam. Aşırı yalnızların iç hesaplaşmaları başkadır, kendi kendilerine eğlendikleri oyunları vardır. Bunlar üzerine kurgulanmış bir metin diyebiliriz. O kadar da yalnız olmadığımız bir dönemde başlayan bu romanın insanlığın iyice yalnızlaştığı bir dönemde bitmesi de epey ilginç olacak.
Özellikle son dönemde romanı tekrar ele alma fikri iyice bastırdı. Yakın dönemde bir kırılma noktası yaşayıp oturup yazacağımı hissediyorum. Bakalım neler çıkacak…
-Sizin için karikatür sadece bir görsel ifade değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi olmalı. Bu sanat dalını nasıl tanımlarsınız?
Karikatüre genel bir tanım yapmak bence çok gereksiz. Sanat bireysel bir ifade şeklidir. Herkese göre değişen bir tanımı vardır. Benim için karikatür bir sığınak, bir liman. Hatta bunu karikatürden de çıkarıp daha üst bir yapıyla değerlendirmek gerek. Bu yapı da “mizah”. Mizah bir savunma mekanizması. Belki dünyadaki en iyi psikolojik savunma aracı. Hastalığım dolayısıyla benim de böyle bir savunmaya ihtiyacım vardı. Mizah ve alt dalı olan karikatür de bu ihtiyacımı fazlasıyla karşıladı. Düşünme biçimi haline gelmesi de işte bundan. Savunma aracını içselleştirince her şeyde istemsizce o mizahı kullanıyorsun. Ya içinde zaten mevcut olan mizahı hemen görüyorsun ya da olumsuz şeylerde olayı kara mizaha bağlıyorsun. Bunun için çizgiyi kullanırsan karikatür, yazıyı kullanırsan da edebiyat (mizah) oluyor. Bence gayet kullanışlı.
-Günümüzde karikatür dünyası dijitalleşme ve hız çağında nasıl bir dönüşüm geçiriyor sizce? Bu dönüşümün avantajları ve riskleri neler?
Biraz önce roman konusunda bahsettiğim insanlığın yalnızlaşması meselesiyle doğrudan ilişkili bir dönüşüm olduğunu düşünüyorum. Mizah dergilerinin ve oradaki usta-çırak ilişkisinin, kolektif üretimin verdiği keyfin bitme noktasındayız. Dijitalleşme bireyselleşmeyi, bireyselleşme de dijitalliği tetikliyor. Malum eskiden bazı yayınlar vardı insanlar bunlara dahil olurlardı. Ancak şimdi herkes kişisel bir mecra oldu. Habercilikten tutun da karikatüre kadar her alanda herkes bireysel işler peşinde. Böyle bir dönemde kolektif bir şeyler yapmaya çalışan herkesi çok takdir ediyorum.
Dijitalleşmenin avantajı elbette bilgiye daha kolay ve hızlı ulaşım. Riski de bence bilgi ve üretim kirliliği. Tamam bilgiye hemen erişiyoruz ama doğruluğundan ne kadar emin olabiliyoruz? Birbiriyle çelişen birçok bilgiyi bir arada bize sunan arama motorları ve yapay zeka önü alınamaz bir hale geldi. Bu kirliliği insan temizleyemez. Hele de üretim kirliliğini. İyi kötü demeden herkesin yaptığı her şeyi paylaştığı bir mecradan bahsediyoruz. “İyiler ayakta kalır gerisi zaten kendiliğinden yok olur.” diye düşünenler sosyal medyadaki fenomenlere bir baksın. Ayakta kalanlar gerçekten “iyiler” mi?
-“Yeşilçam Hatırası” serginiz çok ilgi gördü. Bu projeyi doğuran fikir nasıl ortaya çıktı?
Bizim ve bizden önceki neslin Yeşilçam’a bir borcu olduğunu düşünüyorum. Ben bu vefa borcunu kendimce nasıl öderim diye düşündüğümde bu fikir kendiliğinden ortaya çıktı. İlk sergiyi Ankara’da Karikatür Atölyesi’nde açtık. Tabii gönül memleketin her yerinde açmak istiyor. O konuda bazı çalışmalarımız var. Ne kadar çok kişiye ulaşırsam o kadar sevinirim. Neşeli Günler filminde Münir Özkul’un dediği gibi “Turşucunun ikramı turşu suyu olur.” Ben de karikatüristim, vefa borcumu karikatür portrelerle ödemeye çalıştım. Bizim neslin hatıralarını canlandırıp yeni neslin de bu değerlerimizi en azından merak etmesini sağlarsam ne mutlu bana.
-Bir şiiri ya da şiirinizi çizgiye dönüştürmek gibi bir deneyiminiz oldu mu?
O biraz şiirine bağlı. Çok imgesel ya da simgesel ögelerle kurgulanmış bir şiiri de çizgiyle anlatmak mümkün ama yeterince anlatılabilir mi ondan çok emin değilim. Sonuçta bence şiir de karikatür de dipsiz kuyular. Bir karikatürü şiirle anlatmak da zor olabilir. Bu tarz çalışmalarım oldu ama yayınlandı mı derseniz hayır, hepsi kişisel arşivimde. Bir gün yayınlar mıyım onu da zaman gösterecek.
-Hüzn-ü Komik, önümüzdeki yıllarda nasıl bir yolda ilerleyecek sizce? Sizi hem sanatsal hem kişisel anlamda besleyecek yeni bir yön var mı ufukta?
Bu yılın başında, 2 Ocak’ta bir kalp krizi geçirdim. Ciddi ciddi ölümden döndüm diyebiliriz. O günden bu zamana izlemek zorunda olduğum yoldan çok izlemek istediğim yola daha yakınım. Çizgi alanında da kafamda pek çok proje var. Yeşilçam Hatırası gibi başlayan projeleri daha da büyütmek istiyorum. Şu olmaz olası “geç kalmışlık” hissinden kurtulup romana devam etmeye de niyetliyim. Hayatım içinde her zaman sanat olan bir harala gürele içinde geçti. Kaosu düzene çevirebilirsem ve bu düzeni yine kaosla besleyebilirsem isteklerimi gerçekleştirebilirim. Bu dediğim için de yeterli donanıma ve tecrübeye sahip olduğumu düşünüyorum.
-Genç çizerler, yazarlar ya da karikatüre gönül vermişlere tavsiyeleriniz var mı?
Yazmaya ya da çizmeye, veya benim gibi her ikisine de gönül vermiş insanlar bu toprakların ayrık otlarıdır. Belki çok sevilmezler, her yerde kabul görmezler ama aslında ne kadar şifalı olduklarını ancak onları anlayanlar bilir. Farklı olmaktan, farklı düşünmekten korkmadan yaşamak ve üretmek sanatçı için bir ihtiyaçtır. İster yazın, ister çizin ama asla kendiniz olmaktan vazgeçmeyin. Bugünkü koşullarda bir insanın kendisi olabilmesi, özgün olabilmesi öyle göründüğü kadar kolay değildir. Özgünlüğün de yaşla ilgisi yoktur.
Gençliğin en güzel tarafı “keşke”lerin daha az olmasıdır. “Keşke” biriktirmek yerine “şimdi” yapmak kendilerine yapacakları en büyük iyilik olacaktır.

