Beyza Gazel – KÜPÜN HİKAYESİ

Seyit o yaz buğdayı değil, toprağın altındaki hayali kovalamaya başladı. Seher vakti güneş
tepelerin ardından yüzünü göstermeden evvel harman yerine giden köyün erkekleri
tarlalarında oraklarına sarıldığında, o da kazmayı eline alır, evinin avlusundaki toprağı
eşelemeye başlardı. Emine sofada kaynattığı tarhanayı avluya getirirken kapını eşiğinden
kocasına göz ucuyla baktı. Anlaşılan bugün de harman yerine bir başına gidecekti. İki
yaşındaki oğlu Hasan’ı sırtına bağlayıp öğle güneşi buğdayları kor gibi kavururken o da orak
sapı eline yapışıncaya dek çalışacaktı. Çalışırdı çalışmasına, kızlığından beri alışkındı tarla
sürmeye, gündelik işlere. Çalışmaktan, tarla işinden gocunduğundan değildi de, köylü
kadınların ettiği laflar gururuna dokunurdu; ‘’Hani ya seninki, kürekle boş toprakta define
aramaktan yine gelmedi ya harman yerine seninki!’’
Emine o sene ekim vakti Seyit’in sabanla karıklar açarak tohum serptiği toprağı tek başına
sürmüştü. Hasan vızıldandı mı sırtına bağlar, bazen de gölgeliğe yığdığı minderlere bırakırdı.
Çocuk burada, bazı gün ise anasının eteğinin yanında elinde yumakla oyalanırdı. Sonbahar bir
şekilde geçip gitmişti. Esas zor olan hasat zamanıydı. Komşu tarlanın buğdayı dolgun, sık
büyüdüğünden Mustafa Emmi ilçeden biçerdöver kiralamış, ötekisi yevmiyeli adamlar çağırıp
büyükçe oraklarla bir yarımda biçtirmiş; Emine elleri nasır tutana kadar tarlasında tek başına
çalışmıştı. Sırtında yük, elinden Hasan’ın üç dört misli kadar çuval ile gidip gelmişti. Seyit ise
sadece toprağı kazıyordu.
“Çorba soğuyor, hadi!”
Başka kelime etmeden iskemleye çöktü. Daha gün aydınlanmadan böyle kan ter içinde
kalmış genç adamı uzunca süzdü.
“Siz yiyin, ben namazdan sonra yufka yediydim.”
Emine üstelemedi. Genç adamın fabrika işçilerini andıran bu tertibini faydasız bir arayış
uğruna harcamasına içerlense de alelacele yemeğini bitirip çuvalını sırtlandı. Hasan’ı
bırakacak kimsesi yoktu. Oğlan babasıyla bile üç beş dakika zor duruyor, yine de anasını
arıyordu. Kız çocukları gibi Emine’nin eteğinden ayrılmıyordu. Yeni doğduğu yılın kış vakti
ateşli bir hastalık geçirmişti. Anasının sütünden başka hiçbir ilaç fayda etmemiş, oğlan
günlerce Emine’nin sol göğsünde uyumuştu. O gün bugündür de çocuk anasına bir başka
bağlı, yavru bir kuzu gibiydi. Emine, hasat zamanı sıcakta perişan olmasın diye oğlanı bir iki
sefer Seher Ebe’ye emanet etmiş, bereket Hasan da yabancılamamış; çocuk anası tarladan
dönünceye kadar burada kalmaya başlamıştı. Ama Seher Ebe’nin haşarı torunları Hasan’ı oyun
diye sıkıştırmaya, itip kakmaya başlamışlar; arka arkaya her gün eve kolları mosmor dönen
Hasan artık Seher Ebe lafını işitir işitmez çığlığı basar olmuştu. Koca köyde başka da kimsesi
olmayan Emine çaresiz, hasat bitene kadar oğlanı da yüklenip tarlaya gitmeye devam etti.
Kuraklık bu yıl erken bastırmış, kış boyu seyrek yağmurlar yerini baharda kavurucu sıcağa
bırakmış; harman vakti sıcaklık git gide artarak toprağın yüzü çatlamış bir dudağa benzemişti.
Seyit’in tarlasındaki buğdayın kökü zayıf, başakları seyrekti. Öbür tarlaların başağı dolgun,
boyu upuzundu. Rüzgar esti mi ötedeki başaklar gürül gürül bir türkü çağırıyor, Emine’nin
başakları sanki cılız bir ninni yahut sagu okuyordu. Altın sarısı saçlarından yüzüne doğru
doladığı yaşmağı toz içinde kalan genç kadın ayakta duracak dermanı kalmayıncaya kadar
tırpanı elinden bırakmıyordu. Ara sıra Hasan’ı yokluyor, çocuk el yordamıyla üzerine dallara
tutturulmuş tülbent cibinliğin altında tatlı bir uykuda yatıyordu. Emine yaşmağının ardında
kalan ince pembe dudaklarında biriken terini yalıyor, susuzluktan her yutkunduğunda sanki
boğazına takılan kuru bir tahta parçası kursağında kalıyordu.
“Tembelliğin cezasını bir enayi çeker işte kızım!” Gelen, Mustafa Emmi’nin karısı Güllü
Hala’ydı. Emine hiçbir karşılık vermeden başını “Tabii ya, haklı ya,” der gibi sallıyordu.
Güneş ikindi vakti üzerine iğne gibi batmadan evvel işlerini toparlayıp çuvalları hazır etmeye
çalışırken yaşlı kadın lafını ta öte tarlada hazırlamış gibi söylenmeye devam etti: ” Eh, haklı
değil miyim ne bakıyorsun öyle, ben miyim evin bahçesindeki gölgelikte define hayalleriyle
yayılıp yatan!” Emine karşılık veremeden yaşlı kadın, “Ben senin için söylerim, sana da yazık
değil mi , hazine dediğin şu toprak esas. Ama o gözü çıkası Seyit adamlık edip de hak
edemedi tarlayı da karı eline bıraktı böyle!” Emine’nin damağı iyice kurudu. Sımsıcak teni
birden buz kesmiş halde yaşlı kadına yanaştı; “Yarın gelecek işte ya, rahatsız yatıyor evde ne
yapsın fakir. Sen dert etme hala, biz kendimizi hak ediyoruz!”
“Hem sen mi verirsin rızkımızı be koca karı!” demeyi çok istedi. Ama dili varmadı. Ağzının
içindeki kuru toprak tadı yüzünden lafın fazlasını da söylemeye güç bulamadı. Sesi
çatallanmış halde müsaade isteyip işine döndü. Aylardır bir başına tarlayı ancak bu kadar
çekip çevirebilmişti. Hem şu gavur güneşi de bütün köyde sanki bir kendi tarlasını, gözü gibi
baktığı şu buğdaylarını yakıp kavuruyordu. Oysa üç dört adamın yapacağı işi her gün tek
başına yapıyordu. Ama nankördü köylü. Erkek eli değmeyen iş, gözlerinde iş değildi. Emine
nasır tutmuş ellerine baktı, “Karı eli ha, karı eli ya! Bunların bir kıymeti yok ha!” Dizlerinin
üzerine çöktü. Hasan köşede uyuyor, ufacık bir bal arısı oğlanın tepesine gerili tülbentin
üzerine konup duruyordu. Emine, eteğindeki buğday saplarına bakıyor, göz yaşı şimdi beyaz
yüzüne yayılmış teriyle bir arada yanaklarında birikiyordu.
“Ha gayret mendebur, bulacağım seni!” Seyit, yüzü hepten delik deşik olmuş toprağa bütün
ümidiyle fısıldıyordu. Koca bir sene elinde kazma ile belki de saatlerce hiç durmadan
kazmıştı. Yatsı vaktine kadar kazıp da yorgun düştüğü an bahçenin köşesindeki tahta sedire
çöker, işte o zaman göz kapaklarının ardında başka bir Seyit yaşardı; üzerinde tertemiz bir
mintan, cebinde dolgun bir deste para, Hasan’a şehirden ısmarlama gıcır gıcır oyuncaklar;
Emine’nin ipek elbisesinin üzerinde, gencecik gerdanından sarkan ışıltılı bir altın kolye…
Hem bütün bu köylü, hiçbirinin kendisini alaya alan laflarına aldırış etmezdi ama nasıl olsa
defineyi buldu muydu, hepsi etrafında pervane olacaktı. O da gururdan kabardıkça kabaracak,
hiçbirisine yüz vermeyecekti.
Harman zamanı bitince rüzgarın savurduğu samanların son tozları da yere indiğinde
Emine’nin önünde küçük bir yığın kalmıştı. Tarladan dönerken taşıdığı çuvallar artık belini
bükmüş, yorgunluktan bir deri bir kemik kalmış bitkin bedenini sürüyordu. Bir zamanlar
dolup taşan torbalar şimdi yarısına zor geliyor, Emine taşıyacağı kadar buğdayı torbalara azar
azar pay ediyordu. Değirmene ayırdığı buğday öyle az çıkmıştı ki ambara koyulandan başka
satılacak kadar da yoktu. Kalanı ise zaten kışlık bulgur yapmak için bakır leğenlere dökülerek
kurutulacak, yemeliğe saklanacaktı. Her biri yine bu ince ellerde hak edilecekti. Oysa Güllü
Hala’nın ve belki de kendisinden başka herkesin güçsüz, kiyafetsiz gördüğü bu ellerde koca
bir kışın erzağı hazırlanmıştı. Emine artık hiçbir şey düşünmüyor , sustukça susuyor,
boğazında biriken her bir cümleyi ekmek niyetine yutuyordu.
Hasan’ı bahçede eğlemeye çıkardığı günlerden birinde Seyit’in kazmasının ucundan tok bir
ses işittiler. Seyit bu sesi, gurbetten dönen bir dostu bekler gibi yüreğinin tam ortasında
hissetti. Hasan öteden yalınayak koşturarak gelip babasının elleriyle toprağı karıştırmasını
sessizce izlerken Emine, göz ucuyla bu yere çökmüş genç adamı seyrediyordu. Kucak dolusu
sıkıştırılmış saman çuvalı kadar bir küp çıktı topraktan. Seyit duraksadı, ardını dönüp de
Emine’ye bakarken sanki gözleriyle “Bak , sana demedim mi!” der gibi dudağının kenarından
gülümsedi. Küpün ağzı meşinle bağlıydı. Elindeki cep çakısı ile dikkatlice deriyi küpün
ağzından tettirmeye çalıştı. Meret sanki bunca yıl toprağın altında hiç gevşememiş, ne yapsa
bu sımsıkı ağzı açabilmek mümkün değildi. Seyit geri çekildi, “Bismillah!” diyerek küpü ince
bir taş parçasına doğru hızla geçirdi. “Ne sağlam öküz çıktın sen!” diye söyleniyor, küpün
köşesinde parmak kadar bir oluk oluşunca heyecandan taşa daha sağlam geçiriyordu.
Takırtı sesleri bahçede yankılanıyor, Seyit taş parçasına var gücüyle vuruyordu. Derken
nihayet paramparça olan küp cam kırıkları gibi ellerinde dağıldı. Toprağın içinde beklediği o
göz alıcı sarı rengi arayan Seyit’in elleri bembeyaz olmuştu. Akarsudan dökülen sular gibi
ellerinde beyaz bir tuz seli göründü. Emine, yerde avuçlarına dolmuş tuz ile birlikte suskun
oturan Seyit’in yanına dikildi. Bir bahçenin kapkara toprağına, genç adamın ellerinden
dizlerine yayılan tuzlara, bu etrafı delik deşik boş bir mezarlığa benzeyen bahçeye; bir de
kapının eşiğinde kilere konmayı bekleyen üç küçük çuval buğdaya baktı. Dizlerini kırıp
avucundan eteğine bir tutam tuz toplayarak içeri girdi. Baklasız, sade sulu ayran aşına bu
tuzdan koyarak karıştırmaya devam etti.
Aylar süren kuraklıkta Seyit’in tarlasında başka da bir şey bitmemiş, evdeki buğday ise
idareyle kullanılır olmuştu. Emine yalnız bedeninde değil, aklının içinde de müthiş bir
yorgunluk hissediyor, önceleri iki günde bir gelen sütü artık hepten kesiliyor, genç kadın
halsizlikten günlerce uyuyor, uyuyordu. Güz boyu yağmursuz geçen ayların sonunda
canından bezen Seyit tarlaya su çekecek parayı bulamayınca gelecek buğdayın yarısını
Mustafa Emmi’ye bağlayarak suyu tarlaya getirdi. Ancak hasat vakti geldiğinde tarlanın kuru
toprağından Emine’nin geçen sene çıkardığı kadar bile buğday çıkmadı.