Yeni bir gün. Yeni ve yine karanlık. Sabahları inatla yüzünü göstermeyen güneş, etrafında pervane olan dünyayı pek kale almışa benzemiyor. Belki de asıl suçlu, kışa ayak uyduramayan yaz saati uygulamasıdır, bilemiyorum. Haftanın üç saati sosyal bilgiler dersinde anlatılanlara kulak misafiri olup da öğrendiklerim şöyle kenarda dursun. Bugüne özel, mühim olan başka bir konu var. Fakat önce alarm çalmalı, Algın uyanmalı, birkaç debelenme hareketinden sonra yataktan çıkmalı. En hantal, en gönülsüz, en ölgün haliyle elini yatağının yanında duran komodine uzatıp gözlüklerini yoklamalı ve sonra ayağa kalkıp pencereye doğru yol almalı. Perde aralığından sızan sokak lambasının cılız ışığına karşı gerinmeli. Cüssesiyle zıtlık yaratan ufak, çıplak ayaklarına terlik geçirmeden önce araba desenli güneşliği sonuna kadar çekmeli. Oysa arabalardan nefret eder, güneşsiz sabahlardan da.
Evet, onu çok iyi tanıyorum. Gün içinde yaşadıklarını -ki okul arkadaşları tarafından zorbalığa uğrayan bir çocuk için yaşadıkları pek kolay şeyler değildir-, ailesi ve kendisi arasında var olan çıkmazları, yaşından büyük kalbinde taşıdığı yükü, aklınıza gelecek her şeyi ama her şeyi paylaştığı yegâne varlığım ben. Ateşten yanmadığım, gümüşcünlere yem olmadığım, yağmurdan ıslanıp hamurlaşmadığım yahut başkası tarafından bulunup da okunmadığım sürece tarafıma anlatılan tüm sözcükler bedenimde baki kalacak.
Muhtemelen benim kim olduğuma dair doğru ya da yanlış, bir takım düşüncelere dalmışsınızdır. Siz sorularınıza yanıt ararken Algın rüzgârlıklı, full ledli, kırmızı Merso yatağında hareketlenmeye başlıyor. Şaşırtıcı bir şekilde alarmdan önce davranıyor bugün. Birkaç debelenme hareketi yapmadan anında sıçrıyor yataktan. En canlı, en istekli, en heyecanlı haliyle elini yatağın yanında duran komodine uzatıp hızlıca gözlüklerini iliştiriyor yüzüne. Ayağa kalkıp cüssesiyle zıtlık yaratan ufak, çıplak ayaklarına terliklerini geçiriyor. Baştan sona bambaşka bir ritim tutturuyor bu sabah, beni size yalancı çıkarıyor bir yerde.
Işığı açmak için sabırsızca lamba anahtarına doğru yollanıyor. Bir hayli büyüyen göbeğinin müsaade ettiği süratle üzerime doğru koşmaya başlıyor sonra. Beni kucağına alıyor, unicornların uçuştuğu kapağımı açmadan önce parmaklarını gezdiriyor üzerimde. Tekboynuzlara inanıyor. Saflığa ve masumluğa inanıyor.
Göğsünde sıkışıp kalıyorum. Kısa, çok kısa bir anda sonsuzluğu hissettiriyor sarılışı. Üzerime kilitlediği kollarını çözüyor beni çalışma masasına bırakırken. Tekerlekli rustik sandalyeye yerleştikten sonra çekmeceyi açıyor, kibarca. İçimi açabilmek için anahtarı avuçluyor. Göğsüme dolanan kemerin ucundaki küçük, asma metal kilidin yuvasına anahtarı yerleştiriyor. Alt kapağımın içine işlenmiş lastik haznenin içinden tükenmez kalemi çıkarıyor sonra, usulca. Çizgili satırlarıma nakşedeceği kelimelerin özenli, düzenli ve hatta mükemmel olmasını istiyor. Araladığı bedenimden yepyeni bir sayfa açıp burnuna götürüyor, derin bir nefes çekiyor içine. Sayfalarımın gıdıklandığını hissediyorum.
Sol eline yerleştirdiği tükenmez kalemi üzerimde oynatmaya başlıyor. Yaptığı ilk şey sağ üst köşeye tarih atmak oluyor, 9 Kasım 2024. Ardından paragraf boşluğu bırakıp ilk cümlesini yazmaya koyuluyor, “Sevgili günlük, bugün benim doğum günüm.” Bunu biliyorum, doğduğu günden itibaren bir kez bile kutlanmayan doğum günlerine serzeniş ettiği her cümlede Algın’ın acısını selüloz özümde duyumsuyorum. Bazen ağladığı ve hatta üzerime düşen gözyaşlarının sayfalarımı buruşturup mürekkebi dağıttığı oluyor. Bu tuzlu merasim pek hoşuma gitmiyor olsa da ona kızamıyorum.
Annesinin stilettosundan gelen tıkırtı, dolambaçlı ahşap merdivenlerden yol alıp üst kata kadar duyuruyor kendini. O anda Algın, kalemi elinden bırakıp saate bakmak için telefona davranıyor, alarmın çalmamış olmasına şaşıyor. Okula yetişmesi gerektiği için tek bir cümleyle noktalıyor bugüne dair yazacaklarını. Alelacele üzerindeki unicorn desenli pijamalarından kurtulup okul kıyafetlerini çıkarmak için araba çıkartmalı gardıroba doğru birkaç adım atıyor. O anda stilettodan gelen son tıkırtılar ve giriş kapısının sertçe kapanışı duyuluyor. Algın hızlanması gerektiğini anlıyor o an.
Her zamanki gibi önce beyaz atletini giyiyor, daha sonra çıplak ayaklarına çorap geçirip yaşının beş katı büyük beden pantolonu geçiriyor üstüne. Patlamaya ramak kalmış pantolon düğmesini, içine zar zor girdiği uzun kollu sweatshirtle kapatıyor. Askıdan kurtardığı montuna kollarını geçiriyor üstünkörü. Arkasına dönüp odayı yokluyor göz ucuyla, çalışma masasına doğru hızlandırıyor adımları. Masanın kenarında, büyük gözü açık vaziyette yaslı duran okul çantasını sırtlanıyor.
Tüm olup bitenleri pürdikkat izlerken aklıma geliyor, ya çalışma masasının üstünde unutulursam?
Açık kalan sayfalarımda Algın’ın dolgun parmaklarını hissedip yanıldığımı anlıyorum. Şükürler ola. Kapağımı örtüp göğsümün üzerine küçük asma kilidi takıyor. Beni sağ koltuğunun altına sıkıştırdıktan sonra çekmeceli kesonun yanında alıyor soluğu.
Oda kirişiyle keson arasında kalan boşluğa sakladığı, karton kılıfa uzanıyor. Yaş pastayı sol eliyle tutuyor sıkıca. Odadan süzülüp, parmak ucu adımlarla iniyor dolambaçlı merdivenden. Sakarlık yapıp da her şeyi eline yüzüne bulaştırmamayı dilerken son basamaktan aşağı salınıyor ayağı.
Salondan gelen tıkırtıları kulak ardı ederek merdiven bitiminden sola dönüp mutfağa sapıyor hızlıca. Beni büyük yemek masasının köşesine iliştiriyor. Buzdolabının kapağını aralayıp pastayı koyacak uygun bir yer bulana kadar bekliyor.
Belki annesi iş dönüşü pastayı görür de anne olduğunu, çocuğu olduğunu hatırlar diye, belki anne olduğunu hatırlayan annesi eski eşini arayıp ailecek yapılacak bir kutlama planlar diye, belki anne ve babasını bir araya getirebileceği bir fırsat yakalar diye, belki hayatında ilk kez doğduğu güne şükran duyulacak bir an, var olduğuna dair ufak bir kıvılcım yakalar diye yapıyor bunu.
Doğum günü pastasını güzelce yerleştirdikten sonra yumurta rafında duran çikolatayı mideye indiriyor bir güzel, kahvaltı niyetine. Arkasını dönüp masanın köşesinden alıyor beni hızlıca, göğsünde sıkışıyorum yine.
Mutfak kapısına yaklaştıkça salondan gelen tıkırtıların sesi artıyor, etrafı kolaçan etmek için salona doğru yollanıyoruz beraber. Kapıyı adımlamadan, saklandığımız köşeden göz atıyoruz odanın içine.
Salonun devasa boyutuna uygun devasa büyüklükteki kanepede boylu boyunca uzanan küçümencik anneannesini görüyor Algın. Sıkıştırdığı göğsünde hissediyorum kalp atışının hızlandığını. Minimini yaşlı kadın, titrek ellerini kucağına yerleştirdiği ilaç kutusuna daldırıp da cebelleşirken peyda olan poşet hışırtısı arasında torununu fark etmiyor bile. Algın’ın kalp atışı yavaşlıyor, normal seyrine dönüyor. Hızla giriş kapısına doğru koşuyor.
En nihayetinde beni eşiğe koyduktan sonra gömme dolabın içinden çıkardığı botları geçiriyor ayağına. Kapıyı açtığı anda evin bahçesinden yayılan petrikor çarpıyor burnumuza, sayfalarım ürperiyor, içimde yazılı duran harfler tirildiyor, üşüyorum. Yağmur bardaktan boşanırcasına, içindeki öfkeyi kusarcasına, pislenen dünyayı paklarcasına yağmış, geriye birkaç kırıntı kalmış içinde. Çise devam ediyor. Her an artacak gibi tetikte, her an bitecek gibi arafta duruyor.
Algın okul servisine binmeyi reddediyor bugün ve yanına şemsiye almayı da. Arabalardan, güneşsiz sabahlardan ve şemsiye taşımaktan nefret ediyor. Montun kapüşonunu başına geçirdikten sonra ıslanmama engel olmak için sırt çantasının büyük gözüne koyuyor beni, kapağımdan içimdeki ayraca kadar sıcacık oluyorum.
Her yer kararıyor. Görmüyorum ancak Algın’ın hareket halinde olduğunu hissediyorum. Önce basamakları iniyor olmalı, evin bahçe kapısını açıyor olmalı şimdi, sağa dönüyor ya da sola veyahut düz gidiyor olmalı, daima hızlı tempoyla yürüyor, nefessiz kalıyor bir süre, homurdanıyor, sonrası uzun bir düzlük. Yürüyor, yürüyor, yürüyor, son çise damlası yeryüzüne ulaşana dek yürüyor.
Kapağımda uçuşan unicornlar uyukluyor, sayfalarım uyukluyor, kenarımda sıkışık duran kalem uyukluyor, uyukluyorum, içim geçiyor kör karanlıkta. Hemen sonra bed sesiyle kulak tırmalayan bir kapı aralanıyor. Unicornlar uyanıyor, sayfalarım uyanıyor, kenarımda sıkışık duran kalem uyanıyor, kendime geliyorum.
Uzun soluklu yürüyüşten sonra derin bir nefes alıp söze atılıyor Algın, “Günaydın öğretmenim, kusura bakmayın. Şey… Be, been… Çok geç kaldım bugün.” Ufak bir sessizlik oluyor. “Günaydın evladım,” diyor tok sesli müdür yardımcısı, “yalnız bugün günlerden cumartesi,” derken şaşkınlığını ve Algın için duyduğu üzüntüyü gizleyemiyor. Birkaç adım sesi duyuluyor, öğretmenin sorusu çok daha yakından geliyor kulağa, “Nasıl geldin bakalım buraya? Sabahları servisle gelmiyor muydun sen?” Algın kem küm ettikten sonra susuyor. Cevap gelmeyeceğini anlayınca devam ediyor müdür yardımcısı, “Bu sabah servisin olmadığını da mı fark etmedin? Ah be çocuğum. Ben seni eve geri götüreyim. Bak bulutlar gitmedi henüz, yağmura yakalanmak istemezsin herhalde. Zaten biraz ıslanmışsın da.”
Algın kem küm etmeye bile tenezzül etmiyor bu kez, susuyor. Tok ses kendini duyuruyor yine, “Okulu kapatır, seni bıraktıktan sonra eve geçerim ben de. Saat de 12’yi geçiyor zaten. Sen burada bekle bakalım, ben içeriden çantamı alıp, kapıları kilitleyip geliyorum hemen.” Algın arabalardan nefret ediyor olsa da öğle saatinde anneannesini kontrol etmek için eve uğrayan annesinin pastayı görüp görmediğini, kendisi için sürpriz bir doğum günü etkinliği planlayıp planlamadığını merak ediyor. Bu merak hissi Algın’da hızlıca eve gitme isteği uyandırıyor. Müdür yardımcısı geldiğinde arabaya binmek için yola koyuluyoruz.
Algın, arabanın ön koltuğuna yerleştikten sonra yavaşça kurtuluyor sırt çantasından. Emniyet kemerini takıp kucağına koyduğu çantanın fermuarını açıyor. Bana ulaşabilmek için elini daldırıyor içeri, ışığı görüyorum nihayet. Kapağımın üzerine yansıyan kırılmayla içim kamaşıyor, bir anlığına kararıyor sayfalarım. Kendime geliyorum ve bir müddet sonra evin sokağına ulaşıyoruz.
“Ben şu ileride inebilirim öğretmenim,” derken gözleri ışıldıyor Algın’ın, “On üçüncü yaşımda ilk kez, yaşasın” diye fısıldıyor ardından, onu bir tek ben duyuyorum. Müdür yardımcısı evin önünde konuşlanan araçları görünce şaşırıyor, “Her şey yolunda öyle değil mi,” diye sormadan edemiyor. Kafa sallamakla yetiniyor Algın. Elmanın alından al, poğaçanın yumuğundan yumuk yanakları da peşi sıra sallanıyor. Bahçelerinin önünde kümelenen araçları süzerken müdür yardımcısına teşekkür edip arabadan iniyor, cılız ve halsiz bir cümle dökülüyor ağzından.
Ellerinin arasından kayıp gidecekmişim gibi izliyorum olan biteni. Algın’ın annesinin, babasının, teyzesinin, dayısının, eniştesinin ve hatta kuzeninin arabası dizili duruyor sokakta. Algın yutkunuyor, gülümsüyor, birkaç dişi görünüyor, ardından birkaç diş daha.
Beni göğsüne bastırıp hızlıca koşmaya başlıyor bahçe kapısına. Kapı hali hazırda açık, içerideki basamaklara doğru hızlanıyoruz. Kalbi kendinden çok daha hızlı. Duruyor, nefes alıyor ve sabah süratle indiği basamakları ağır ağır çıkıp giriş kapısına varıyor. Haddinden fazla ayakkabıyla karşılaşıyor. Gözlerine inanamıyor. Zile basacak oluyor ancak kapının aralıklı olduğunu fark ediyor.
Bağını çözüp botlarını fırlatıyor bir kenara. Yavaşça kapı aralığından daldırıyor elini. Bir adım atıyor. Mutfaktan gelen uğultuya doğru çeviriyor rotayı. Bir adım daha. Uğultu içinden annesinin sesini seçebiliyor. Ağlamaklı. Bir adım daha. Teyzesinin canhıraş feryadı kulağına çarpıyor. Yıllardır görmediği kadının adına gözyaşı dökmesine şaşıyor Algın. Bir adım daha.
Nihayetinde mutfağın kapısına varıyor. Balon yok, konfeti yok, müzik yok. Ancak Algın’ın kendisi için aldığı doğum günü pastası yemek masasında duruyor, yarısı yenmiş. Hemen önündeki sandalyede küçümencik anneannesi. Kanepede olduğundan çok daha küçük, çok daha minimini görünüyor şimdi. Ağzının kenarına krema ve kakao bulaşmış. Başı, çatalı avuçladığı sağ elinin üzerine düşmüş. Yüzünde bir tebessüm. Sol kolu boylu boyunca uzanıyor masa üstünde, hareketsiz.
Mutfak hıncahınç dolu ve ölüm kokuyor. Dışarıda ambulansın siren sesi yaklaşırken “Bugün benim doğum günüm,” diye fısıldıyor Algın. Fısıltısı, mutfakta şiddetlenen ağıt sesine, dışarıda yükselen siren sesine karışıyor. Onu bir tek ben duyuyorum.

