
Her gece aynı rüyayı görüyorsun. Belki de gece boyu birçok rüya görüyor; ancak uyandığında yalnızca seni sarıp sarmalayan kırmızı karanfilleri hatırlıyorsun. Bilincin, altını daha fazla kazıtmamaya kararlı. Eskiden olsa bunu bir sorun addederdin; ancak gecelerini kuşatan karanfil kokusu artık senin güne iyi başlama nedenin. Hatırlıyorsun.
Kimse tarafından fark edilmeden, kayda değer hiçbir şey yaşamadan, kokusunu bile ezberlediğin sokaklardan bir daha geçerek vardığın kütüphane sandalyesine bir an önce ulaşmak istiyorsun. Uzun süre, tahmin edilebilir ve sınırları kolayca tarif edilebilen belirli bir kimse olarak yaşadığından artık hiç kimse olmak istiyorsun. Diğerlerinden farklı olmayı hedefleyen kibirli bir özgünlük iddiası değil bu. Benzemek istediğin biri de yok zaten, kendinle barışık olduğun yaştasın. Hedefin kolay değil, biliyorsun. Çevrende senden bir tane daha olmamasının tek sebebi; başına gelenlere verdiğin, o sırada sana tek mantıklı seçenek gibi görünen tepkiler. Tek başına bu bile, özgünlüğünün bildiklerinden değil, bilmediklerinden geldiğini gösteriyor. Yıllar geçtikçe her şeyden şüphe eder oldun; ancak en çok kendinden şüphe ediyorsun. Çocukluğun basit zevklerinden uzaklaştıkça giderek daha öfkeli bir insana dönüştüğünün farkındasın. Sorunları karmaşıklaştıranın yine kendin olduğunu bilmene rağmen başka türlüsünü nasıl yapacağını bilmediğinden, yanlış cevaplarda ısrar ediyorsun.
Bulutların ıkınması yağmura varmadan önce, kendini kütüphanenin insanı mutlu eden serinliğine atmak istiyorsun. Sokaktakilere, uzun süredir insan görmemiş gibi baktığını fark ediyor, utanarak kafanı çeviriyorsun. Herkesin birbirini incelemeye bu kadar teşne olduğu bir toplumda, insanlara doğrudan bakmanın neden ayıp kabul edildiğini merak ediyorsun. Neyse ki çoğunun gözleri telefon ekranında. İsim şehir gibi, kâğıt kalem dışında bir şey gerektirmeyen alelade oyunlar oynayarak büyüyen bir neslin bu duruma nasıl geldiğini merak ediyorsun. Kendi nesline dair merak ettiğin çok şey var ama bu bugün ilk aklına gelenlerden. Düzene uyanlar, düzene sövenler hepsi şaşırtıcı derecede birbirine benziyor. Herkes neşeyle kutsanmışken sen bu sevinçten esirgenmiş, evrimleşememiş, türünün ölmeye ve hatırlanmamaya yazgılı bir cismi gibisin. Yanından geçen araçların açık camlarından kulağını tırmalayan müzikler duyuyorsun. Evde, arızalandığından dolayı durmadan sinir bozucu sesler çıkaran çamaşır makinesinin kulağında bıraktığı etkinin bir benzeri… Gittiğin yerden belli, sessizlik istiyorsun.
Gülen bir yüz, sigaradan hafif sararmış dişler, olması gerekenden çok az minik bir burun, kısa kesilmiş düz saçlar masanın arkasında karşılıyor seni. Ela. Masasında kırmızı karanfiller… Bir an önce rafların arasında kaybolmak için kartını uzatıyorsun. Kütüphane kartın cüzdanın hep aynı gözünde. Buna gülümsüyor. Bilmiyor ki cüzdanının düzeni hiç değişmez. Ezkaza aradığını bulamazsan, o günün talihsiz sürprizlere gebe olduğunu düşünürsün. “Çıkarken alacaklarınızı getirdiğinizde, kartınıza işlerim.” diyor. Bunu, daha çok bir şey demiş olmak için diyor. “Merhaba, nasılsınız bugün?” rutin sorunu “Teşekkür ederim, çok iyiyim. Siz nasılsınız?” diye yanıtlıyor. Bir insanın pazartesi sabahı saat 08.52’de çok iyi olmasının nasıl mümkün olduğunu düşünüyorsun. “Çok” vurgusunun kendinle ilgili olup olmadığını merak ediyorsun. Buna neden olacak bir şey yapmadığını biliyorsun. Hâlen her şeyi yaptıklarınla ilgili sanıyorsun. Aferin! Bugün günlerden pazartesi olduğuna göre hafta sonunun nasıl geçtiğini de sormalıydım diye hayıflanıyorsun. Bu sırada turnike dönüyor, başka bir şey diyemeden içeri geçiyorsun. Kitapların arasında gezinirken neden ben de diğer insanlar kadar rahat olamıyorum diye düşünüyorsun. Kapanması konusunda artık hiç umudun olmasa da insanlarla arandaki mesafeyi düşünüyorsun. Hâlbuki düşünmemelisin, uzaklığın düşüncesi uzaklığı getirir. Sen Ela’ya basbayağı yakın olmak istiyorsun.
Normal şartlar altında burada olmamalısın. İnsan hayatı ne yazık ki sınav sorularındaki gibi normal şartlar altında işlemez. Sürtünmeyi ihmal falan edemezsin, diğer koşulların sabit tutulduğu durumlar yaratamazsın veya pi sayısını üç alır gibi sayıları yuvarlayamazsın. Hayatın küsuratlardan ibaret olduğunu biliyorsun. Aslında bu kütüphanede, kitapların arasında gezinmek bile yasak. İstediğin kitapları söylersin, ardından Ela bilgisayardan kataloğu tarar ve gidip sana istediklerini getirir. Artık senin her gün buraya gelen zararsız bir deli olduğuna karar verdiğinden ya da durmadan merdiven inip çıkmasına neden olacak kadar çok kitap istediğinden sana rafları dolduran tüm kitapların arasına geçiş izni veriyor. Bugünkü gibi “çok iyi” olduğu günlerde, yanına gelip seninle aradığın kitaba dair sohbet ediyor. Arada siz arada sen diyor. Mesafeler konusunda onun da kafası karışık. Onun bilmediği bir kitabı aradığında heyecanlanıyor. Senin aksine o bilmediği şeylerden heyecan duyuyor. Bir aferin de ona! Kısa sohbetlerinizde seni şaşırtıyor, ona dair peşin hükümlerini yıkıyor. Afallıyorsun.
Ela, sana aşık değil. Hayır, ilgisi bile şüpheli. Sen onun için, tıpkı kitaplar gibi bu iki katlı ve yaklaşık sekiz yüz yirmi metrekarelik dünyanın bir nesnesisin ve bunun dışında yoksun. O, nesnelerin yeriyle senin kadar ilgili değil. Bağlamında anlam ifade ediyorsun. Aşk ise bir insanı olduğu bağlamdan koparıp başka bağlamların içine sürüklemek ve aynı etkiyi yaratamadığında hayal kırıklığı hissetmek; ancak insanlar böyle şeyleri açıkça söylemek, tanımlamak istemez, biliyorsun. Kütüphane kapandıktan sonra ne yöne gideceğine ne yapacağına karar vermeye çalıştığın bir akşamüstü onu arkadaşlarıyla sokakta görmüştün; yanından ilgisizce geçmişti. Sen aç olup olmadığına, nerede yemek istediğine karar vermeye çalışıyordun. Bununla yaşayabilirsin. İlgisizliğini idrak ettiğin günden beri sen de onunla daha az ilgili görünüyorsun; ancak o bununla barışık değil.
Senin dışında, on birde gelip genellikle dört gibi giden emekli olduğunu tahmin ettiğin kır saçlı bir adam, bir de öğleden sonra gelen ve kimseyle konuşmayan, orta yaşlı, güzel giyinen, saçları erken beyazlamış bir kadın var. Çoğu gün üç kişi mevcut, bazı günler üniversitelerde çalışan ya da çalışıyormuş gibi yapan akademisyen ya da araştırmacılar da geliyor. Suretleri çeşitli, tipleri aynı. Çoğunlukla gürültücüler.
Ela, bir süre sonra okuduğun kitapların ortak noktasını yakalıyor ve senin bir amacının olduğunu, kitap yazdığını anlıyor. Açıkça ne iş yaptığını hiçbir zaman sormuyor, sana dair kafasında yeni bağlamlar türetiyor. Ela’nın anladıklarına saygısızlık etmek istemediğinden onu bozmuyor, düzeltmiyor, yorum yapmıyorsun. Kütüphanede hiç yazmadığın, gündüzleri sadece okuduğun ve nadiren küçük notlar aldığın hâlde geceleri yazdığını tahmin etmesi küçümsenecek bir başarı değil. Bu noktadan sonra kütüphane artık senin için aynı huzurlu yer değil. Üzerinde baskı hissediyorsun, beynin Ela’dan gelebilecek sorulara ilişkin cevap taslakları üzerinde çalışmaya başlıyor. Böyle süreçleri geri döndüremezsin.
İki buçuk yıldır ilk kez, bir salı sabahı kütüphaneye geç geliyorsun. Saat 10.20. Ela yok. Sigara içiyor olmalı. Masasını gören bir köşeye ilişiyorsun. Öğlen oluyor, evde hazırladığın sandviçini yiyorsun. Akşam oluyor, Ela yok. Kapatma saatine on dakika kala içeri başka bir kadın giriyor. Gün sonu işlemlerine başlıyor. Baştan beri içerideydi belki de. İlgin onda olmadığından, bundan emin değilsin. Ela’nın izinli olabileceği aklına geliyor. Çıkmadan, yeni personele onu soruyorsun. Bugün görevlendirilmiş ve eski personelin nereye gittiğini bilmediğini söylüyor. Geçici olup olmadığını soruyorsun. Israrına şaşırıyor ve kalıcı olma niyetinde olduğunu söyleyerek gülümsüyor. Gece yazmıyorsun, düşünüyorsun, uyku evine uğramıyor. Ela başka bir yere tayin edilmiş olmalı. Artık o kütüphaneye gitmek istemiyorsun. İnternetten çevre kütüphaneleri araştırıyorsun. Ela’yı bulana kadar hepsini deneyecek hâlim yok, ya şehir dışındaysa? Sonra biraz gezmenin zararı olmayacağına kendini ikna ediyorsun. Sen de herkes gibi, niyetin olduğu şeye ikna edilmeye hazırsın.
Nafile bir uğraş olduğunu bile bile birkaç gün farklı kütüphanelere gidiyorsun. İçeri girdiğin okuma salonlarında, gülen bir yüz, sigaradan hafif sararmış dişler, olması gerekenden çok az minik bir burun, kısa kesilmiş düz saçlar karşılamıyor seni. Aradığını yitirdiğini, olası her hamlen için geç kaldığını kabulleniyorsun. Artık bulduğun, senin beklediğin olmadığında hayal kırıklığına uğramayacak olgunluktasın. Bu idrakin ardından bir pazartesi günü kütüphanene geri dönüyorsun. Tam saatinde içeri giriyorsun. Bir nirengi noktan olduğunu fark edip mutlu oluyorsun.
Masada bu kez kimse yok, etraf ıssız. Kimse hiçbir zaman var olmamış gibi. Kütüphaneyi kim açtıysa ondan da bir iz yok. Görevli masasının altındaki rafta diğer tüm ıvır zıvırdan ayrı duran bir defter ilgini çekiyor. Issızlığa güvenerek defteri açıyorsun. İçindeki yazıyı tanıyorsun yine de kontrol etmek için kütüphane kartını çıkarıyorsun. Ela’nın yazısı olduğuna şimdi eminsin. Çekinerek açıp okuyorsun.
“Hiç Kimse
Her zamanki saatinde geliyorsun. Başın, düşüncelerinin ağırlığını taşımakta zorlanır gibi öne eğik. Kimse tarafından fark edilmeden kendini kütüphaneye atmışsın. Kütüphane kartını cüzdanın aynı gözünden çıkarıyor; uzatırken, “Merhaba, nasılsınız bugün?” diyorsun. Kısa cümlelerinden, buradaki hayatın dışında hiçbir şeyle ilgili olmadığın anlaşılıyor, hafta sonunun nasıl geçtiğini sormuyorsun. Doğup büyüdüğün yer bu kütüphaneymiş gibi rafların arasında kayboluyorsun… Yalnız sen mi gizlice notlar alıyorsun?”
Birisi gelir kaygısıyla defteri kapatıyorsun. Yerine bırakmaya için elvermediğinden, ceketinin iç cebine sıkıştırıyorsun. İlk hırsızlığın. Aferin! Kimse tarafından fark edilmeden kütüphaneye gitmeye çalışan bir adamın fark edilmesinin öyküsü demek bu. Anlıyorsun. Kafanın içindeki olmasa da hayatının hikâyesi yazılmış. Düşüncelerin, gerçeklerle birdirbir oynarken başkalarının hatıralarının bulanık toplamından ibaretsin. Ela’yı bir daha görüp görmemek artık önemli değil. O seni gördü. Hiçlikte özgürsün, aşina olmadığın bir tadı var. Acı ve umutsuzluk, seninle aynı yolda olsa da karşı kaldırımda artık. Ferahlık hissiyle çıkıyorsun kütüphaneden. Ertesi gün, sokakta çiçekçiden bir demet kırmızı karanfil alıyorsun. Ela orada olmasa da masasının üzerinde dursunlar istiyorsun. Çiçekçi kız, para üstünü verecekken cebinden biraz daha para çıkarıyorsun. Evde de bulunsun diyerek bir demet daha istiyorsun. Gülümsüyor. Aslında gülümsediğinde o da biraz Ela’ya benziyor. Nihayet, baktığın yerde, hayal ettiğini görebilecek kadar özgürsün. Varlıklarına artık aldırmadığın asık yüzlü insanlar yanından telaşla geçerken, çocukluğundan beri gülmediğin kadar gülüyorsun.
