
Ankara’nın Yenişehir semti şimdiki Kızılay Avm’nin karşısındaki meydanlık bölgeye düşer. Yenişehir; içine giren herkesi buruk bir neşenin konuşlandığı güler yüzüyle karşılayan, insanın kulağına gizli müjdeler fısıldayacakmış hissi veren kıpırtılı bir yeri anımsatır. Kızılay’a daha önce de gittim. Ama Yenişehir neresi, Piknik nerede, Goralı hangi yöne düşer bilmiyordum. Ankara’yla öteden evvel kurduğum sıcak bir ilişki mevcut. Mesafeli ve gürültüsüz hali, huzurunu korumaya çalışan bir insan izlenimi verir . Kimilerimiz gibi. Bazı romanlar şehirle ilişkimizi güçlendirmekte oldukça etkili. Ankara’da kendi üzerime düşündüğümü, benliğimi yeniden inşa etme isteğimi, tıpkı Sevgi Soysal gibi içime konuşurken oluşumuma eklemeler yaptığımı biliyordum.
Fuar için gittiğim Ankara’da ilk Yenişehir’e indim. Nerede ya hu, burada bir Yenişehir varmış, diye sorsam hala birçok insanın göstereceğine eminim. Kızılay’ın içine tamamen gizlenmiş, Sevgi Soysal’ın deyimiyle Kızılay tarafından yutulmuş bir yer artık. “Kızılay tarafından yutuluvermiş. Piknik eski cazibesini kaybetmiş.” Eski hallerine şahit olamayışıma üzülsem de benim içimdeki Ankara hep yeniden keşfedilecek güzelliklerini içine saklar. Arayıp onu bulacak olanı bekler.
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti; bir kavağın devriliş anında, hayatın dev gülümseyişiyle ağzını yaydığı bir zamanda çekilen fotoğraf karesini anımsatır. Kızılay’dan Piknik’e akan kalabalığı görür, bir öğle vakti kavağın devriliş anında adeta bir denklanşör sesiyle fotoğraflanışına şahit oluruz. Bu devriliş anında Ahmet’le Şükran devreye girer. Büyük Mağaza’nın bodrum katında buluşurlar. Ahmet orada tezgahtar olarak çalışmaktadır. Maaşını da aldığı gibi kılık kıyafete yatıran, iyi giyinmeye önem veren bir kenar mahalle gencidir. Kızılay ve Ulus’u kıyaslar. Kızılay lüks ve zenginliğin temsilidir ona göre. O Kızılay, Yenişehir genci olmak istemektedir. Ahmet’le Şükran aynı gün Goralı adlı sandviç yemeye giderler. Goralı içine her şeyden az az katık konulmuş karışık bir sandviçtir. Ahmet’e göre sandviç yemek de modernleşmek, batılılaşmak için oldukça önemlidir.
Ahmet ve Şükran Büyük Mağaza’dan ayrılırken içeriye Hatice Hanım girer. Kapıda Ahmet’le çarpışırlar. Hatice Hanım sinirlenir ama Ahmet farkında olmaz, aklında Şükran’a dair emellerin içinde kalmasıyla yürür gider. Hatice Hanım öğretmendir. Kuralcı, disiplinli biridir, sesini en üst perdeye yükselterek haklılığını kazanır ve herkese haddini bildirir. Despottur, değişime açık değildir ancak Avrupa’ya, Avrupalının uygar davranışlarına özenmekten de geri kalmaz. “…İşte şimdi de, her zamanki gibi tez canlı ve bildiğini okumaya kararlıydı. Bir an önce varmalı aşağı kata. Eğer o ucuz, güzel, çoğu kez bulunmayan beyaz peynirden gelmişse, başkalarından önce yetişip bitmeden almalı. Hatice Hanım, kızını herkesten önce, herkeslerin oğlundan iyi okumuş, askerliğini yapmış, eli doğru dürüst ekmek tutan biriyle evlendirmeli; oğluna, kabul günlerine gelen gelin adaylarının en hanım hanımcığını, en bakiresini almalıdır bir an önce. Çünkü hak etmiştir bunu o, öyle işte, hak etmiştir.”
Hatice Hanım Necip Bey ile karşılaşır ama Necip Bey’in selamını almaz ve bu şekilde olaya Necip Bey’in dahil oluşunu gözlemleriz. Selamının alınmayışına çok bozulur Necip Bey. Selanik asıllı olan Necip Bey, yurt dışında üniversite okumuştur. Zengin bir ailenin çocuğudur. Evi Avrupai tarzda döşenmiştir. Ülkesine ve ülkesinin insanlarına yeterince Avrupalı olamadıkları için acır. Necip Bey her ortamda Batı’nın adabı muaşeretine uygun davranır. Parasal anlamda sıkıntıdadır, zengin olan ailesinin mirasını önce abisi sonra kendi har vurup harman savurarak tüketmişlerdir. Para harcamayı çok sever ve durumunun gidişatı kötü olsa da lüks zevklerinden asla vazgeçmez. Bunların yanında nekestir. Kimseye para koklatmayı sevmez. Karısı da bu sebepten dolayı onu boşamak istemektedir. Ancak kendisinden para koparacağını bildiği için Necip Bey boşanmaya da yanaşmaz. “Yalnız karısı, bir gün kendisine, “Dönme olmadığın şundan belli ki, tembelin tekisin ve giriştiğin bütün işlerde başarısızlığa uğruyorsun…” demişti.”
Bankadaki son parasını çekmek üzere bankaya giren Necip Bey veznede memur olan Mehtap’la karşılaşır. Mehtap daha bir kez olsun Necip Bey’in bankaya para yatırmak için geldiğini görmemiştir. Halbuki banka yatırım yeridir. Mehtap Konya’dan Ankara’ya okumak için gelmiş ve zorluklarla okumuştur. Ankara onun hayalidir. Paranın böyle çarçur ediliyor olmasını Mehtap anlayamaz, bankalar paranın korunması için vardır. “Mehtap şaşırdı ve üzüldü. Kendisi bu bankaya bütün sıkıntılarına rağmen, bazen çorap bazen sinema parasından kısarak, beş on lira yatırıyordu her ay. Çok az parası birikmişti şimdiye kadar. Ama bu para, çok yavaş, dayanılmaz yavaşlıkta çoğalsa da,bunun bir kuruşunu bile Allah göstermesin ölüm ve hastalık hariç, hiç çekmemeye kararlıydı.”
Necip Bey’in bir konuşmasına şahit olan Güngör Bey dahil olur romana. Fakirlikten gelmiş, hırslı ve her şeyi parayla ölçen biridir. Sokak onun için para kazanma yeridir. Kendini bulunduğu durumdan iyi hale getirmek herkesin yapması gereken bir şeydir ona göre. Eğer para getirmeyecekse yapılan hiçbir eylemin bir ehemmiyeti yoktur. İthal mobilyalar satan bir dükkanı vardır. Güngör Bey için ithal ürün her zaman daha önemlidir çünkü o, batılılaşmayı önemser. “Hayır, benimkiler İtalya’dan geldi. Hepsi Avrupa. Ama şimdi İstanbul’da taklitlerini yapıyorlar. Ankara’da var mı, bilmiyorum.”
Kavak devrildiği anda trafikte sıkışan Güngör Bey Salih Bey’le karşılaşır. Salih Bey de zorluklarla büyümüş biridir, sonradan başarılı bir avukat olmuştur. Yetiştiği mahalleden kurtulmak böyle mümkün olabilmiştir. İçten içe insanlar arasında bir ayrım olduğuna inanır, eğer mahallesindeki çocuklarla oyun oynadığı zamanı ders çalışmaya ayırmış olmasaydı ne başarılı bir avukat ne de profesör olabilecekti. Bir milletvekilinin kızı olan Mevhibe Hanım’ı da yaşamın başarıya götüren basamaklarından biri olarak görmüş, ötesini pek de düşünmeden onunla evlenmiştir. Mevhibe Hanım’la evliliklerinden Olcay ve Doğan adında iki çocukları olmuştur. Mevhibe Hanım aşırı derecede pinti, hasis bir insandır. Babasına aşırı derecede düşkündür ve çocuklarına hep onu örnek gösterir. Ancak Mevhibe Hanım’ın çocukluğunu bilen, Soysal’ın deyimiyle onun babasını neden sevdiğini anlayamaz. Milletvekili olan babası annesinden ayrılmış yeni bir kadınla evlenmiş ve Mevhibe Hanım’ın bir sığıntı gibi büyümesine neden olmuş biridir. “Yeni anaları, kendi anaları gibi başını örten bir köylü kadını değildi. Başı açık geziyor ve kocasıyla Cumhuriyet balosuna gidiyordu. Ama bundan öteye geçmiyordu hükmü. Evde onun da sözü geçmezdi ve babalarının onu da fazlaca taktığı yoktu. Çoğu zaman erkek arkadaşlarıyla Karpiç’te sabahlar, Ankara’ya yeni gelen konsomatrislerle eğlenirdi. Analık da hıncını, elinden geldiğince çocuklardan, özellikle Mevhibe’den çıkarırdı.”
Mevhibe Hanım ve Salih Bey’in oğlu Doğan’la tanışmamız burada gerçekleşir. Özellikle Mevhibe Hanım üzerine titreyerek yetiştirmiştir Doğan’ı. Paris’e Atom Fiziği okumaya gitmiş olan Doğan çok başarılı bir gençtir. Ama okulu bırakıp burada sinema eğitimi almıştır. Asıl emelinin sinema olduğuna karar vermiştir. “Yıllarca onu ezen ve boğan can sıkıcı tekdüzeliği, özel olarak sivrilttiği ilgileriyle aşmak istememiş miydi?” Mevhibe Hanım bunu duyduğunda yıkılır çünkü Doğan milletvekili olan bir dedeye, profesör olan bir babaya sinema okuyarak hakaret etmişti. Mühendis olmayı reddetmiş adeta cambazlığa özenmeye başlamıştı. Doğan sinema filmi çekmek için dolaştığı gecekondu mahallelerinde Ali ile tanışır. Mevhibe Hanım, bu arkadaşlığı da onaylamamaktadır. Fakat Ali daha sonra Olcay’la da sevgili olarak karşımıza çıkacaktır.
Ali; varoşlarda büyümesine karşın kendini yetiştirmiş, entelektüel, sadece kitabi bilgi değil aynı zamanda hayatı da okuyan gönül gözü açık bir gençtir. Yapaylıktan uzak, samimi, sıcak biridir. Doğan’ın belgesel çekmek için dolaştığı gecekondular, varoşlar Ali’nin gerçekliğini oluşturur. Çoğu zaman cebinde tek kuruş olmaz. Olcay ve Doğan’ı genellikle evine davet eder ve onlara demlik demlik çay ikram eder. Olcay ile Ali arasındaki aşktan bahsetmemek de olmaz. Önceleri bir hayranlıkla başlayan arkadaşlık sonradan özel bir bağa dönüşür. Tereddütlerin olduğu bir aşktır bu. “Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun. O zaman yine beni seversen, bu sevgi kabulümdür. Tamam mı?”
Doğan; Ali ile Olcay arasındaki sevginin dostluklarına gölge düşürdüğünü düşünür ve ikisine de içten içe kızar. Bu esnada Ali’yi, hayatı ve o zamana kadar yaşadığı olayları, hayatına giren insanları düşünür ve bir boşluğa düşer. Ali ile karşılaşana kadar ki olan zaman içerisinde yaşamına giren insanlar budala, hayat sıkıcıdır. Ancak şimdi Ali’yle de bu sıkıntıyı duymaktadır. Demek ki aptallık ve çirkinlik değişebilen şeylerdir. Hem böyle düşünür hem böyle düşünmekten suçluluk duyar. Günlerdir görmediği Ali onu dışarıda beklemektedir. Buluştukları an, kavağın devrildiği ve romandaki tüm bu olayların yaşandığı zamana denk gelmektedir. Ali ve Doğan’ı karşıdan izleyen Olcay da diğer tüm kahramanlar da başlarını o yöne çevirmişlerdir. Yenişehir’de bir öğle vaktinde, bir kavağın devrilişine.
