Gamze Tigis – Yüreğimizdeki Yangın: Pablo Neruda

Şair, Diplomat, Koleksiyoner, Aktivist, Kaptan…

Asıl adı Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto olan usta şair, 12 Temmuz 1904’ te Şili’nin küçük Parral köyünde dünyaya geldi. Demiryolu işçisi bir baba ile öğretmen bir annenin çocuğu olan Neruda; küçük yaşta annesini tüberkülozdan kaybetmişti. Belki de yaşamın ona bıraktığı bu ilk yara izini, yıllar sonra hayatına giren kadınlarda aramaya devam edecekti. Sonraları babası, Neruda’nın hiçbir zaman ‘üvey anne’ demeye dilinin varmadığı Tirinidad Candia Marverde ile evlenecek, yarası kapanmasa da bir nebze hafifleyecekti.

Babasının yanında mutlu bir çocukluk geçiren Neruda, o dönemi şöyle anlatır:

“ Kuşlar, böcekler ve keklik yumurtalarını görünce şaşkına dönerdim. Maden mavisi, koyu renkli bu yumurtaları yamaçlarda ve vadilerde bulurdum. Böcekler de toplardım. Hoşuma giderdi. En çok “yılan anası” adı verilen bir böceği arardım. Siyah, parlak ve sert bir zırhı olan, Şili böceklerinin derebeyi sayılan büyük bir böceğe bu gülünç adı takmışlardır. Benim bu araştırmalarım bazen işçilerin de ilgi ve merakını çekerdi. Babam onlara dikkat etmediği bir sırada yakındaki bir bir çalılıkta gözden kaybolurlar, benden daha akıllı, zeki ve güçlü oldukları için çok hoşuma giden, görmediğim böcekleri toplarlardı.”

Tüm bu merak, işçilerle geçirdiği zamanlar onun yaşamında büyük bir yer edinecek, o gün ekilen tohumlar yıllar sonra, ilk filizlerini direnişe ve haksızlığa yazılan şiirlerinde verecekti. Bu meraklı, çevresine bunca duyarlı olan çocuk yıllar sonra şiire nasıl başladığını şöyle anlatacaktı:

“İlk şiirimi ne zaman yazdığımı bana çok defa sormuşlardır. Ne zaman doğmuştu benim ruhumda şairlik? Bunu hatırlamaya çalışacağım. Çocukluğumun ilk yıllarında, daha yazı yazmayı ilk öğrendiğim zamanlarında idi, birden geliveren bir duygu ile kafiyesi ölçüsü pek birbirini tutmayan kimi sözler yazmıştım. Bu kelimeler bana yabancıydı; günlük konuşmamda pek kullanmadığım sözler. İçimde bir sıkışıklık, o ana kadar bilmediğim biçimde bir korku ve üzüntü ile yazdım. Annerne yazılmıştı o kelimeler. Benim tanıdığım ve yumuşak gölgesi ile bütün çocukluğumu koruyan üvey anneme. Bu ilk yapıtımın beğenilip beğenilmeyeceğini bilmeden annemle babama gösterdim.  Çizgili kâğıdı, daha etkisinden kurtulamadığım duygulardan titreyen ellerle uzattım. Babam dalgın dalgın kâğıdı aldı, okudu ve yine geri uzattı. “Nereden kopya ettin bunu?” diye sordu.”

            Henüz o yaşta ciddiye alınmayan Neruda, yazın hayatına henüz 13 yaşındayken La Manana adlı bir gazeteye katkılar yaparak başladıysa da asıl çıkışını 1920’li yıllarda Pablo Neruda ismiyle yapar. Çek şair Jan Neruda’nın anısına bu ismi seçen şairin ismi daha sonrasında yasal olarak değişmiştir. Neruda bu isim değişikliğinin hikâyesini şöyle anlatır:

“Adımı 14 yaşımdayken, daha Santiago’ya gitmeden değiştirdim. Babam yüzünden. Mükemmel bir insandı, gel gelelim, genellikle şairlere, özellikle bana karşı idi. Hatta işi kitaplarımı ve not defterlerimi yakmaya kadar götürdü. Onun görüşüne göre, mühendis, doktor, mimar olmalıydım, “çünkü” diyordu, “insanların bu gibi kimselere ihtiyacı var.” Oğullarının toplum içinde sivrilmesini görmek isteyen, orta sınıfın köylülükten gelme bütün insanları gibiydi. Yine babamın görüşüne göre, toplumda yükselmeyi başarmanın tek yolu üniversiteydi, serbest mesleklerdi.”

Şiiri dünyayı değiştirmek için bir kıvılcım olarak gören ve tüm bu engellemelere karşın seçtiği yoldan vazgeçmeyen Pablo Neruda, ilk şiir kitabı Alacakaranlık’ı 1923 yılında, babasının ona hediye ettiği saati ve birkaç parça eşyasını satarak yayınlar. Böylece ilk kıvılcım yakılmış, imkânsız görüneni umuda dönüştürmeyi başarmıştır.

O umut 1924’te yayımlanan ikinci kitabı Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı ile tazeliğini korumuştur. Bu eseri onun adını en çok duyuran kitabıdır. Neruda, kariyeri için en önemli eserlerden biri olan Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı’yı şöyle anlatır; “Yirmi aşk şiiri ve bir umutsuzluk şarkısı adlı bu kitap, acılarla dolu bir bildiri sayılırdı. Gençlik günlerimde de bana ıstırap vermiş tutku ve coşkunluklar, anavatanımın güney bölgelerinin o görkemli doğası bu kitaptaydı. Beğenirim bu kitabı, çünkü melankolinin yanı sıra yaşama sevgisi de vardır. Bir nehir ve bu nehirin denize kavuştuğu kıyılar bana yardımcı olmuştur. Yirmi aşk şiiri aynı zamanda Santiago’daki öğrencilik sokaklarımın, üniversitenin ve sarmaşık kokularına karışan aşkların da bir romanıdır.”

Umutsuzluk şarkısını söylerken yeri gelir karanlığın esiri olur, içindeki ışığı söndürür Neruda.

“Düşünüp lambalar gömerken o derin yalnızlıkta. Kimsin sen, kimsin?”

Yeri gelir içindeki bütün coşkunun,  yaşama sevincinin diriliğine şaşırtır ve hayatın aslında keyifli bir yolculuk olduğunu henüz bunu keşfedememiş insanlar -yaşayan ölüler- üzerinden anlatır.

Yavaş yavaş ölürler

Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Hayatı bir bakıma satranç gibi gören Neruda bazen risk almanın da hayatı zengin kılacağını söyler.

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına

çıkmamış olanlar…

O yaşamın şifrelerini mısralarında anlatırken, kendi hayatını kökten değiştirecek kırılmadan henüz habersizdir.  18 Temmuz 1936’da İspanya’da iç savaş başlar. Çok geçmeden, 19 Ağustos’ta ise o çok sevdiği dostu Garcia Lorca öldürülür. Dostu Lorca’nın ölümünden çok derinden etkilenen Neruda, önce İspanya sonra da Fransa’da Cumhuriyetçi harekete katılır. Bu sırada şiirlerini topladığı Kalbimdeki İspanya (España en el corazón (1937)) üzerine çalışmaya başlar İç savaş sırasında cephede basılan Kalbimdeki İspanya’nın ardından Neruda’nın yapıtlarında artık hep siyasi ve sosyal konuların etkisini göreceğimiz dönem başlar.

Gabriel García Márquez’in dediği gibi Neruda, bütün dillerde 20. yüzyılın en büyük şairidir. Bunun yanı sıra ise politik anlamda en aktif şairlerden de biridir. İspanya İç Savaşı’nın ardından tüm hayatı değişen Neruda, 1939’da Paris’te İspanyol göçmenler için konsolosluk görevine getirildi. Göreve başladığı yıl, iç savaştan kaçıp Fransa’ya sığınan iki binden fazla İspanyol için bir gemi ayarladı ve onların güvenli bir şekilde Valparaiso Limanı’na ulaşmasını sağladı. Hayatının en gurur verici görevini yerine getiren Neruda, artık ezilen halkların yanında olacak ve şiirinde onların çığlığını haykıracaktı.

“Sizler yalnız değilsiniz, bir şair acılarınızı biliyor!” diyen Neruda, bunu her fırsatta dile getirir:

“Ne kitaplar beni ağulasın diye yazdım,

Ne de zambak peşinde koşan;

Acemi çaylaklar için!

Ayı ve suyu dileyen

Basit kişiler için yazdım:

Düzen isteyen, ekmek ve şarap isteyen

Alet ve gitara isteyen

Basit halklar için

Halk için yazdım,

Şiirimi köylü gözleriyle okuyamayan.”

Zulmün sebep verdiklerinin farkında olan ve daima ezilenin yanında bir duruş sergileyen Neruda en güzel cevabı mısraının gücüyle vermiştir:

“bir kişi değil,

hepimiz için.

Ekmek, ekmek,

bütün halklar için ekmek

şekli olan her şey onunladır

ekmek tadındaki her şey onunladır:

toprak

güzellik,

sevda…

Sonra annelerin sesi oldu Neruda. Bir savaşın ortasında evlatlarını toprağa veren annelerin. Bir çığlık gibi dökülür dizeler:

Analar Dimdik buğdayın içinde onlar

Derin öğlen vakti gibi yüksekte onlar

Büyük alanları kucaklıyor!

Çan sesleri gibi onlar, ölü bedenler arasında

Kaynakça

Neruda, Pablo. (1983) 20 Aşk Şiiri Ve Umutsuz Bir Şarkı (Çev. Maden, Sait)  İstanbul: Varlık Yayınları.

Neruda, Pablo. (2012) Yaşadığımı İtiraf Ediyorum (Çev. Arpad, Ahmet) İstanbul: Evrensel Basım Yayın.

Neruda, Pablo. (1991) Yürekteki İspanya Ve Oduncunun Türküsü (Çev. Alkan, Erdoğan) İstanbul: Us Yayınevi. 

Aydoğdu, Tahsin. (2013) “Nazım Hikmet’in Yankısı İspanya’da”. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 53: 135-144.

Yorum yapın