Huban Seda Aras – Sen mi Geldin?

Demir kapı kapalıydı. Perdeler sıkı sıkı çekili. Penceredeki eprimiş güneşliğin kenarından içeriyi görmek için kafasını uzattı. Göremedi. Salona denk gelen camı iki kere yavaşça tıklattı. Ses, kıpırtı yoktu. Bir süre güneşlikten yansıyacak bir gölge hareketi bekledi. Gençliğinde yaygın olan ortaoyunu bekleyen yeni yetmeler gibi. Gölgesizdi ve hatta ışıksız. Camı yeniden sertçe tıklattı. Bahçenin bitimindeki parkta oynayan çocukların sesleri cıvıldıyordu. Cıvıldamıyor çağlıyordu. Kulak kabarttı. Genç olsa çocukları kovalardı. Anneleri de hiç bakmaz zaten bu parka salınan çocuklara. Hep bir zarar ziyan hâli. Seslerden bazıları yakınlaştı. Bahçeyle parkı ayıran duvarın dibinde biriken çocuklar kadının ne yaptığına baktı. Evdeyse hâlâ hareket yoktu. Çocuklardan biri “Evde kimse yok teyze,” dedi, gülümsemesini sakınmayarak. Attığı buz gibi bakışa eşlik eden “Gidin buradan,” narasıyla parktakileri kovaladı.

Uzun zamandır aynı bahçeyi paylaştığı yan evin mutfağından çıkan kadın “Bir kahve ikram edeyim mi?” dedi. Sadece gözlerini çevirdi kadına. Uzun uzun, anlamak için baktı. Kadını sanki bir yerlerden çıkaracak gibiydi. Hani uzun zaman önce tanışmış da ilk virajda arkasında bırakmış gibi. Yol devam ettikçe yetişememiş ve hatta bazı anılarında yer etse bile hayatında yer edememiş. Hatıralarını yokladı, ses vardı zihninde. Titrek ama net. En az biraz evvel duyduğu “Kahve ikram edeyim,” cümlesi kadar. Yüzüyse yabancı. İsim hafızası zaten hiç iyi olmamıştı. Yani bu hikâyede isim yok. Kafasını hafifçe sağa sola çevirdi. Kapının yanındaki sardunyalara takıldı gözü. Yan yana duran saksıları kontrol etti. Hiç nem yoktu. Parmağı toprağın yumuşak olması gereken dokusunu aşamıyordu. Burası kurak mevsim semti miydi? Gökyüzüne baktı. Güneş tüm ışınlarıyla dolduruyordu görebildiği alanı. Sardunyalara elini sürdü. Dalından ayrılan yapraklar ve çiçeklere iç geçirdi. Ne çabuk geçiyordu güzellikleri. Bahçenin küçük toprak alanına bakmak için döndü arkasını. Güller sanki dün ekilmiş gibi tazecik. Oysa gül ağacının gövdesi yıllanmıştı. Ne zaman dikilmişti sahi o gül, hatırlayamadı. İlk ekildiğindeki sevinciyse bulanık zihninden çıkıp geldi. Gülüyordu çocuk gibi. Ağacı özenle toprağa yerleştiren ellerindeyse hiç leke yoktu. Bir ses daha çıkageldi zihninin kilitli çekmecesinden. “Köklerine zarar verme hanım,” uzun zaman önce o ses saklanmıştı, dönmemek üzere. Gözlerinin nemine rağmen titreyen ellerine baktı. İki elini birbirine kenetledi.

Saksının altından anahtarı çıkarırken nefes nefese kaldı. Asma kilidi, yarısı cam olan sunta kapıyı açtı. Güneşliği ve tül perdeyi araladı. İçeri girdi. Mutfağa. Evin o bildik kokusu doldu ciğerlerine. Etrafa göz gezdirdi. Her şey yerli yerindeydi. Lavabonun yanındaki yalnız bardak hariç. Bu bardağı kim bıraktı burada diye söylenirken ayakkabılarını çıkarmadığını fark etti. Normalde ayakkabılarını çıkarmadan girmezdi. Neyse ki evde kimse yoktu. Taşlıkta çıkardı ayakkabılarını. Salona girdi. Kimsenin olmadığını düşündüğü salonda, tam da beklediği gibi, kimse yoktu. Sahi en son ne zaman kalabalıktı bu salon? Üç gün? Üç yıl? Kapalı televizyon karşısında konumlanmış berjer koltukta kanaviçeyi gördü. Yarım kalmış, iğnesi iplikli. Mutfağa geri döndü. Yıllardır orada durduğunu bildiği buzdolabına çarptı. Ne yapıyorum ben diye düşünmeden salona geçti yeniden. Vazgeçmeye fırsat vermeden hırsla. Salonu geçip somyalı odaya attı kendini. Perdeleri açtı. Günışığı girince içeri, toz zerrecikleri havalandı.

Cam tıklatılınca irkildi. Yan komşu elinde iki fincan kahve bahçede bekliyordu. Gel dercesine el hareketi yaptı. Salonda buluştular. Kahvenin o tanıdık, cezbedici kokusu doldurdu etrafı. Yıllanmış ama deseninden ödün vermemiş fincanı tuttu ince derili ellerinde. Dökmemeye özen göstererek götürdü dudağına. Minik bir yudum aldı. Kahvenin demini ağzında çevirdi. Hiç sevememişti gençliğinde şu mereti. Kolay ulaşılır da değildi. Lükstü hatta çoğu zaman. Ailenin en büyüğü olmadan önce aile büyükleriyle birlikte yaşıyorlardı. Ziyarete gelenleri bitmezdi. Sabahın leylinde kahveye gelen ve dillerini bilmediği misafirlere gelin olmanın verdiği ürkeklikle kahve hazırladığı o günler geldi aklına. Artık yenilerden pek bir şey geldiği de yok. Son giren ilk çıkar teorisinin yaşayan kanıtı. Bahçedeki toprakları kontrol ettikten sonra ellerini yıkamış mıydı? Hayır. Evet. Hatırlamıyor.  

Ellerini yıkamak için banyoya gittiğinde burayı ilk defa görmüş gibi etrafına baktı. Otomatik çamaşır makinesi gelmiş eski merdanelinin yerine. Duş perdesi duşa kabine bırakmış yerini. Banyo sobasının yerinde yeller esiyordu. Duvarda ışığı yanan depolu bir cihaz asılıydı. Hatırladı. Uzun süre bunu kullandı. Rahat etsin diye evlatlarından biri almış takmıştı. Anılarını ve bu evi ne kadar özlemiş olabileceğini tarttı kendince. Özlediğine ve gelişiyle iyi yaptığına karar verdi. Neşeli görünerek çıktı banyodan. Sohbet etmek istermiş gibi hatta. Oturdu koltuğa. “Anlat,” dedi komşusuna. “Bunca zaman neden uğramadığından başlama ama. Buradayken geçirdiğimiz günlerden başla.” Eline boşta duran kanaviçesini alarak işlemeye devam etti. Komşu nereden başlaması gerektiğini bilmemenin verdiği tükenmişlikle yerinden kalktı. Mutfağa gidip çay suyu koydu. Madem anlatacaktı kuru kuru olmazdı. Çayı demledikten sonra kendi evine geçip dolaptaki bisküvilerden birkaç paket aldı. Elinde tepsiyle salona kadının yanına döndüğünde, “Sen mi geldin?” derken aslında hiç hatırlamadığını belli eden tanımaz gözlerle bakıyordu. Bozuntuya vermedi. Elindeki bisküvileri göstererek “Sohbete geldim komşum, çayın yanına da bisküvi” diyerek yanındaki koltuğa oturdu. Komşum kelimesi kilitli zihninin anahtarı gibi bir an için o tanıdık ifadeye dönüştü. Sonrası yine boşluk. Ne kadar süre sessizce yan yana oturdular, kaç çay içildi, kaç kere birbirlerinin yüzünü incelediler saymadı. Huzursuz olmakla vicdanını rahatlatmak arasındaki ince çizgide bir o yana bir bu yana savruldu. Düşüncelere daldı zaman zaman. Kimi anılar geçti gözlerinin önünden. Kalabalık olan bu salonda oturacak yer olmadığı zamanlardan kalma. O zamanlar bu eve nasıl da özenirdi. Şimdiyse hayıflanıyor komşusunun bu elim yalnızlığına.

Gözleri net görmediğinden olsa gerek eline iğneyi batırıp kanatınca elindeki işi bırakıp kalktı. Ne yaptığını anlayamayan kadın da peşinden mutfağa gitti. Bir paket bisküvi açtı. Kendi kendine söylenen ev sahibesi misafire hürmet kalmadığından dem vuruyordu. Kuru çay içirmişti bunca saattir komşusuna. Ayıptı. Gelen aç gönderilmezdi. Gelen hiç sevmediği o lanet yan komşusu olsa bile. Kadın uzaktan izlemeye devam etti. Yardım edeyim, ben yaparım sen otur demedi. Lanet kelimesine bile takılmadı. Eskiden olsa iyi bir kavga çıkarır, o sözü burnundan getirirdi. Yıllardır kavga çıkarmak içinden gelmiyordu. Sadece bakmak, durmak ve sessizliğine ortak olmaktı amacı. Bir süre yorgun ellerini izledi. Ev sahibesi tabağı olduğu gibi mutfak tezgâhında bırakıp anahtarını eline alana kadar. Sesini çıkarmakla çıkarmamak arasında kararsız kalmışken, kadın evde kimse var mı yok mu kontrol etmeden mutfaktan çıktı. Mutfağın dışarı açılan kapısını ve demir kapıyı kilitledi. Bahçeden çıktı. Birkaç adım yürüdükten sonra arkasına baktı. Karo taşların üzeri temiz, toprak kısımlarsa yer yer ıslaktı. Ağacın dalından süzülen damla eline düştü. Gökyüzüne baktı. Yağmur yağmamıştı. Yağacak gibi de durmuyordu. Ortancalar taze budanmış, güller yeni açmış, sardunyaların yapraklarıysa saksının dibine dökülmüştü. Demir kapı kilitli, salon perdesi açıktı. Arkasında kalan çocuklar ne yaptığına bakmak için parkla sınır çizen duvarın önünde toplanmışlardı. “Çocuklardan biri evde kimse yok teyze,” diyerek güldü. Yan komşusunun evini kolaçan etti. Hayret çıkmamıştı bu sefer. Her geçtiğinde selam veren, nereye gittiğini, nereden geldiğini soran kadın yoktu. Kapısını çalmayı düşündü. Vazgeçti. Merak etse de ona yakalanmamanın özgür hissettiren bir yanı vardı. Zaten çekilmez bir kadındı. Yıllardır yalnız olması bu yüzdendi. Evet, evet. Kesin. Çocuklar hâlâ onu izliyordu. Oyunlarına dönmelerini buyurdu. Son gücünü de kullanarak sardunya saksısının altından anahtarını aldı. Eve girdi. Mutfağı inceledi. Ocakta çay, tezgâhta bardaklar hazırdı. Bunun olmasına imkân yoktu. Eve biri mi girdi? “Kim var orada?” diye seslenirken bir yandan da tabakları ve bardakları alıp salona yürüdü. Koltukta oturan kadına “Sen mi geldin?” diyerek elindekileri sehpaya bıraktı. Yolda görmediğine neredeyse şükrettiği o lanet kadın nasıl olur da evine girebilmişti? Karşısındakini görmezden gelemezdi.

Yine de sarılmak istermişçesine kollarını açtı. Soğuk bir “Geldim,” cevabından başka sarılma ya da ses olmadı. Yüzünden bozulduğu belli olsa da bozuntuya vermediğini umarak oturup eline kanaviçesini aldı. Neresinde kaldığını unutmuştu. Modeli alıp saydı. En başından. Yeni ipi iğnenin deliğinden geçirdi. Sehpadaki tepsiye, bisküvi dolu tabaklara baktı. Çayına bir de. Biraz da o evde yokken salonunda keyif yapan kadına. “Anlat,” dedi.

 “Bunca zaman neden gelmediğini anlatma. En başından başla. Ama önce çay içip bisküvileri yiyelim. Sen mi hazırladın? Kuru kuru olmaz. Anlatmaya da burada geçirdiğimiz güzel günlerden başlarsın. Keyfimize bakarız,” Bu anlamsız sohbet merakına boş gözlerle baktı komşu. Bunca senedir tek bir kelime etmek istemeyen hatta her günü zehir eden kadının belli bir yaştan sonra gelen anlık değişimlerine alışmıştı da sohbet isteği fazlaydı. Bir de mutlu günler diyor diye kendince sırıttı. Sen istedin dercesine bakarak çayından bir yudum aldı. Madem anlatacaktı kuru kuru olmazdı. Olmazdı tabii, boğazı temizlemek lazımdı. Hatta sonrasındaysa bir kahve de yapardı. Bunca zamandır içinde kalanları söyleyecek olmanın hazzı üzerine içerdi kahveyi. Anlatmaya başlamak için doğrulduğunda duydu o soruyu.

“Sen mi geldin?”

Yorum yapın