
“Yok mu gölgesini dinlemek isteyen bir kişi bile?”
Fırına verdiği portakallı kek boynundaki Obsidyen taşı gibi karardığında Neriman öykü yazıyordu. Bir yandan da hocası Nalân Roman’ı düşünüyordu.
Yüzünde çukurlar. Delik deşik suratı. Tuhaf kadın. Hiç evlenmemiş. Doğurmamış bir kadının en acil ihtiyacıymış kendini doğurmak. Geçen ders söyledi bunu. Annem duymasın. Hocayı bilse kıyamet kopar. Bu çirkin kadından mı ders alıyorsun? Şişman senin gibi. Şişman değil balık eti. Az ye! Zayıflamıyorum işte. Seviyorum hamur işi.
Mutfağa giderken kovaya ayağı takıldı, çorapları ıslandı. Turgut kafası iyiyken nasıl içine girmişti ama.
Oh olsun!
Islak çorapları ayağından çıkardı sırıtarak. Hole doğru fırlattı. Mutfağa girdi. Keki fırından çıkardı yutkunarak. Kömüre dönmeseydi midesindeydi şimdi. Canı sıkıldı. Banyoya yürüdü yıkanma niyetiyle, üşendi. Kirli sepetinden taşan boklu don çarptı gözüne.
Yıkamıyorum bundan böyle. Hadi bakalım. İyice kokuşalım. Ovmuyorum da. Kalsın ağzından lavaboya yapışan yemek artıkları. Kendi temizlemez pisliğini. Boklu göt.
Kirli sepetine geri tıktı donu, eliyle bastırdı. Kapak kapandı. Pis pis sırıttı yine.
Yıkamıyorum, temizlemiyorum, pişirmiyorum.
Kapı çaldı.
Eyvah! Erken geldi galiba.
“Turgut erken geldin.”
“Geri mi gideyim Neriman? Cinlerim tepemde zaten. Yine yemek pişirmedin değil mi? Alışverişe de çıkmadın. Şu evin haline bak. Çorapları da fırlatıp atmış.”
“Sen yere nazikçe bırakınca sorun yok değil mi? Ben de fırlatıyorum işte. Hoşuma gidiyor.”
“Bana bak! Kaza çıkacak elimden. Yine bilgisayar başındaydın değil mi? Bir tutturmuş Nalân Roman. Hocam da hocam. Hiç mi okumuyorsun yazılanları. Çok saygıdeğer hocanın hayatı da kirli çorapların gibi ortalıkta.”
“Kimseyi ilgilendirmez onun özel hayatı.”
“Sevsinler!”
“Yeter Şevket. Ne istiyorsun? Esas sıkıntın ne?”
“Sıkıntım bu evlilik işte. Senin yazarlık takıntın. Bıktım artık. Boşayacağım seni, ant olsun ki boşayacağım.”
“Hadi boşa. Tut bir avukat yollasın evrakları. Bekliyorum.”
“Ne bok yersen ye! Bu iş çığırından çıktı artık. Ben meyhaneye gidiyorum.”
Neriman çok memnun oldu bu gidişe. İki leblebi attı ağzına. Şeytan dürttü sonra. Google’a Nalân Roman yazdı.
Evli ve Mutsuz kitabının yazarı Nalân Roman kendinden on yaş küçük sevgilisiyle öpüşürken yakalandı.
Elli yaşında herifler yirmilik kızları koluna takınca sorun yok ama…
Nalân Roman annesinden yediği dayakları anlatırken gözyaşlarına boğuldu: Annem beni hiç beğenmezdi, babandan almışsın çukur dolu o çirkin suratını derdi. Saatlerce ağlardım.
Boğulacak gibi hissetti Neriman. Pencereyi açtı. On beşinci katın penceresinden göğe baktı. Bir karga gakladı ben buradayım dercesine. Klimanın üstüne tüneyen iki siyah göz Neriman’a bakıyordu. Şehrin üstüne kapkara tüyler yağmaya başladı birden.
Mutfağa koştu, buzdolabını açtı, yiyecek bir şeyler aradı. Çikolata, muz, dondurma. Tamtakırdı dolap. İki leblebi attı ağzına tekrar. Çorum’dan getirmişti annesi. O çikolatalı istemişti ama annesi pul biberliyi uygun görmüştü kızına.
Pul biberli leblebi gibisin Turgut. Bana hep çikolatalıyı hatırlatıyorsun. Kakaolu mutluluklar düşüyor aklıma. Neden bırakamıyorum seni? Neden değiştiremiyorum hayatımı?
Turgut eve döndüğünde dut gibiydi. Yatağa yatar yatmaz horlamaya başladı. Neriman sesli küfürler etti kocasına.
Horlama değil bu! Motorlu tekne. Kamyon geçişi. Buharlı tren.
Yastığını aldı, salondaki koltuğa geçti. Sabah Turgut’un sesiyle uyandı.
“Neriman! Temiz çamaşır kalmamış.”
“Aynı donu giyiver Turgut. Bir şeycik olmaz. Sen hep demez miydin temizlik takıntını geride bırak diye. Bırakıyorum. Tekmil bırakıyorum.”
Turgut söylenerek çıktı yine evden. Neriman hemen bilgisayarın başına oturdu. Yazdığı öyküyü defalarca okudu. Yüksek sesle. Kulağını tırmalayan bölümleri çöpe attı. Ders saati geldiğinde midesi kazındı. Ağzına birkaç leblebi attı. Kırmızı biberli.
Tişörtünü değiştirdi. Bilgisayarın başına döndü.
“Nalân Roman host,” yazısını görünce kamerasını açtı.
Saçlarını kestirmiş. Kâküllü Nalân Roman.
“Hocam saçlar çok yakışmış,” dediler. Teşekkür etti.
“Yazdınız mı bakalım öyküleri, kim okuyor önce,” diye sordu.
Neriman mikrofonun sesini açtı.
“Ben okuyabilirim hocam,” dedi.
“Oku bakalım Neriman.”
Kendimi ezilmiş mandalina gibi hissediyorum. Artık mandalina olmayan bir mandalina. Karanlık biriyim bundan böyle. Kaçmıyorum içimdeki şeytandan, o kargayla göz göze geldik bir kere.
Yok mu gölgesini dinlemek isteyen bir kişi bile?
Kocasının cenazesini düşleyenler ortaya çıkın.
Delinmiş çoraplarını atamayanlar nereye saklandınız?
Bu kadar mı yalnızım be? Toprak solucan yaşamlar yalan dolu.
İyi olmak istemiyorum. Çabalayarak iyi olunur mu? Kronik kabızsın her gün müshil hapı içiyorsun. Bu kadar yalan söyler mi insan kendine. İyiyim, çok iyiyim. Hep mutlu fotoğraflar. Ağlama sakın ağlama. Ne düşünürler hakkında sonra. Gülümse daima. Evli ve mutlu birini göster bana. Hadi bul da göster. Yeteri kadar numara yapmadık mı?
Öfken nerede? Kızgınlığın, utancın, kıskançlığın, hayranlığın nerede?
Tutulmamış yasların nerede Neriman?
Sonra nereye gidiyor o kadar keder? Kiminin bağırsağına, kiminin kalbine, kiminin ciğerine… Girdiği yeri de bir güzel hasta ediyor. Zaman her şeyin ilacıymış. Herkes tavsiye konusunda uzman. Gece yatarken papatya çayı iç. Meditasyon yap. Hayal kur!
Bazen cenazesini düşlüyorum. Turgut ölse üzülür müyüm?
Ölmez ki o. Merak etme seni gömer. Kronik ishal. İçinde tutmuyor hiçbir şeyi. Bırakıyor rahatça! Oh! Boklu Turgut. Yetti ama. Bitti. Onca yıl temizledim de ne oldu? Yıka, temizle, pişir, ütüle. Hayata bak! Kendime reva gördüğüm yaşam bu mu?
Aşk nasıl bir duygu acaba? Hep tavanı seyrediyorum ben kapkara tüyler yağarken üstüme. Merak ediyorum ama. Varmasaydım bu kasaba. Başka türlü olur muydu her şey?
Asansörde karşılaşıyoruz ya. Deniz kokuyor her defasında o kara kutu. Birlikte çakılalım istiyorum ya da elektrik kesilsin asılı kalalım yedinci katta. Asansör tutuşsun. Yeter yeter öleceksek ölelim.
Nalân Roman, “Eline sağlık Neriman,” dedi. “Eksikler var elbette ama çalışırsan öyküye dönüşebilir. Şimdi eksikleri konuşalım.”
Arkadaşlarının eleştirilerini dinledi can kulağıyla. Ümitlendi.
Ders bitince kendine bir kadeh rakı koydu. Pul biberli leblebiye talim etti yine. Yüzündeki çukurlar geldi aklına. Karga. Şehrin üstüne yağan kapkara tüyler. Pencereden içeri giren yaslar. Hiç tutulmamış o yasların şerefine içti. Sarhoş oldu ilk kez. Koltukta sızdı.
Rüyasında kargayla göz göze geldi. Şehrin üstüne kapkara tüyler yağıyordu.
Tüylerin içinde akça pakça bir bebek belirdi. Keyfi yerindeydi, Neriman’a gülümsüyordu.
Karga kanatlarını çırptı, gaklayarak gözden kayboldu.
