
Yirminci yüzyıl İngiliz yazarlardan Edward Morgan Forster’ın Roman Sanatı adı ile çevirisi yapılan eseri, çağdaş eleştiri kitapları arasında yerini almış ve bugünkü roman eleştirmenleri için de önemli bir kaynak olmuştur. Eser, Forster’ın 1927 yılında Cambridge Üniversitesinde yapmış olduğu konuşmalardan oluşur. Bu konuşmalar kitap haline getirilirken yazarın üslubunda herhangi bir değişiklik yapılmadan aktarıldığı için eserde yazarın okuyucu ile sohbet ediyormuş havası içinde olduğu hissedilir.
Toplamda 7 bölümden oluşan kitapta, yazarın ve çevirenin önsözü ile sonuç ve dizin kısımları da yer almaktadır. Forster roman kavramını incelerken geleneksel bölümler dışında yeni başlıklara yer verdiğinden ana başlıklar kendi arasında iki kısma ayrılabilir.
I. KISIM
Birinci kısımda geleneksel bölümler yer alırken, II. Kısımda yazar özgürlük ve sınırsızlık gibi eserin yazıldığı dönem için yeni kavramlar hakkında konuşmuş ve roman sanatında eleştiriye açık konulara değinmiştir.
Bugün bile tanımı keskin çizgilerle yapılamayan romanın, on sekizinci yüzyılda romans ve öyküden farklı bir kimlik ile karşımıza çıkması ile on dokuzuncu yüzyılda Jane Austen, Dickens, George Eliot gibi yazarların kalemi, romanı olgunluk düzeyine ulaştırmış ve bu durumda roman sanatı kitaplarına olan ilgi, ihtiyacı meydana getirmiştir. Forster’a göre roman gerçeklik ve düşsellik arasında ince bir çizgide yer alsa da genel tutumu oldukça karmaşık cümleler ile eserinde de bahsedilmiştir. Romanın kendine has yanlarını belirlemeye çalışmış, her ne kadar bu söylemden çok memnun kalmasa da sonunda öykü olmadıkça romanında olamayacağını dile getirmiştir. Zamanın insanlar ve romandaki kişiler üzerindeki etkisi, romanın tarih, müzik ve diğer sanatlarla ilişkisini eserin tüm bölümlerinde farklı roman ve öykü örnekleri ile ele almıştır. Bu sebeple roman unsurlarının hüviyetini anlamak amacıyla kitabın yedi bölümü sırası ile ele alınmalıdır.
BİRİNCİ BÖLÜM – ÖYKÜ
Romanın temeline baktığımızda karşımıza çıkan ilk kavram öyküdür. Olayların belirli bir zaman sırasına göre anlatılması olarak ele alabileceğimiz öykü, tüm romanların ortak yönünü oluşturur. Forster eserinde öykü başlığından bahsederken romanlarda ortak kavramın “ezgi” gibi değişik bir kavramdan ziyade temellerinin öykü adı altında oluşmasından pek de haz etmemiştir. Diğer başlıklarda da ele alacağımız ezgi, gerçeklik, düşsellik ifadeleri Forster için yazarların yeteneklerini asıl ispat ettikleri yerlerdir.
Öykünün farkı, okuyucuda merak duygusu uyandırabilir ise değerli kabul edilmiş, yazar zaman içinde geçen yaşamı anlatırken de okuyucuda öyküye devam etme isteğini canlı tutmayı başarabilirse Forster tarafından iyi yazar olarak nitelendirilmiştir. Romanı öyküden ayıran en büyük farkı ,iyi bir roman ise, anlatılan olay dışında değerlere göre devam ettirilen bir yaşamı ele almış olmasıdır.
Romanda bir diğer tartışılan konu öyküyü desteklemek için orada bulunan ‘zaman’ dır.
Zaman, birçok yazar tarafından yok sayılmaya çalışılsada bugün hala etkisini devam ettiren eserlerde, ki Madame Bovary bunun en iyi örneklerindendir, çizgisel bir zaman olduğu görülmektedir. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının zamanın etkileri üzerinden bir nesilden bahsedişi, zaman ve mekânın genişletilerek anlatılması eserin sadece iç karartan bir roman olmasının önüne geçmiştir. Olaylar ve daha kapsamlı, neden sonuç ilişkisine dayanan olay örgüsünden de bahsedip yazar eser örnekleri ile başlığı destekleyen Forster en sonunda yine “ne yazık ki, öykü anlatır roman” diyerek durumdan hoşnutsuzluğunu dile getirmiştir.
İKİNCİ BÖLÜM – KİŞİLER (I)
Kişi ifadesini en iyi anlamanın yolu ‘olaylar kimin başından geçti?’ sorusunu sormaktır. Bu sorunun cevabı elbette ki bir insan , hayvan , belki de düşsel bir varlık olabilir ancak geçmişten bu güne yazarların insanlaştırılmadan sadece bir hayvanı ya da eserlerinde sürekli ele aldığı insanın doğumu ya da ölümünü detaylıca anlattığı pek sık görülmez. Doğum , ölüm gibi hayatımızın ta kendisi olan konular belki de belirsizlik yüzünden fantastik konulara eğilim dışında gerçekçi ve genişleyen bir konu olarak eserlerde yer almamıştır. Kişilerin düşüncelerini eyleme dönüştürerek öyküden romana geçiş yapan yazar, yeni olgular üzerinde yaratma yetisini çok sık kullanmamıştır. Romana yeni bir şeyler katmaktan ziyade kişilerini tekdüze ve sıkıcı biri olarak roman alemine dahil eden yazarların ‘aşk’ ı okuyucuya kolayca benimsettiğini görsek de bu duygunun yazarlarda güçlü bir süreklilik inancı ile birleşmesi sonucu birçok eserin sonu evlilik ile bitirilmiştir.
Roman kişileri ile gerçek insanlar kıyaslandığında yazarın yarattığı kişileri daha çabuk benimseyip roman kişilerini gerçek insanlara göre daha yakından tanıyabiliriz. Çünkü yazar isterse yarattığı kişinin tüm duygu ve düşüncelerini açıkça sergileyebilir. İşte insanlarla roman kişileri arasındaki fark asıl burada karşımıza çıkmakta olup bazen kendini bile anlayamayan insanoğlunun roman karakterini açıkça anlayıp yorumlayabilmesi Forster’ın da dediği gibi “onların iç dünyaları açıklanmış ya da açıklanabilen kimseler olması” roman kişileri ve bizler arasındaki farkı oluşturur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM – KİŞİLER (II)
Yazar, kişiler bölümünün ikinci kısmında roman kişilerinin gerçek hayattaki karşılığını arama konusuna değinmiştir. Kişilerin bütün yönlerinin gerçek hayatta karşılığının olmadığının, bunun sebebinin ise diğer bölümlerde de bahsedilen karakterlerin yazar bilincinde insanlar gibi sırlarının olamamasından kaynaklanmaktadır. Forster yaratılan kişiler üzerine yorum yaparken iki kavram üzerinden yola çıkmıştır. Bu kavramlar “yalınkat ve yuvarlak karakterler” olmuştur. Yalınkat karakter dediğimiz tek bir nitelik ya da düşünceden oluşan tipler eser boyunca sergiledikleri tavırlara rağmen bir cümleyle anlatılabilirler. Yazarın yalınkat karakter olarak ele aldığı konu, Stevick’in eserinde “düz karakter” olarak incelenmiş ve aynı örnek yani Proust, Parma Prensesi örneği ve Charles Dickens’ın kişileri üzerinden açıklanmıştır. Yalınkat roman kişilerinin yapısına birden çok nitelik eklenmeye başladığı an karakter yuvarlaklaşır ve kişi yeni özellikler kazanır. Forster eserinde yuvarlak karakterlerle ilgili düşüncelerinde Jane Austen, Mansfield Park’tan söz etmiş ve karakter özelliklerini bakış açısı ile tamamlamıştır. Romanı tiyatrodan ayırmak isteyen yazarların bakış açısını kullanarak romanı yüceltmeye çalışmasını da eleştiren Forster, olay örgüsü ile düşüncelerini detaylandırmıştır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM – OLAY ÖRGÜSÜ
Öyküyü anlatırken de değindiğimiz olay örgüsü, olayların zaman sırasına göre düzenlenerek anlatılması olarak tanımlanmış, fakat bu bölümde üzerinde durulan konu olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisi olmuştur. Kavramı anlayabilmek için zekâ ve belleğin beraber kullanılması gerektiğinden yazar “Kral öldü, arkasından kraliçe öldü” dersek, öykü olur. “Kral öldü, sonra üzüntüden kraliçe de öldü” dersek, olay örgüsü olur şeklinde örnekler ile olay örgüsünü ifade etmiştir. Olay örgüsü iyi hazırlanmış, zekâ ve bellek birbirine bağlanmışsa eserin sonunda da derli toplu, sanatsal bir güzellik meydana gelmiş olacaktır.
II. KISIM
BEŞİNCİ BÖLÜM – DÜŞSELLİK
Düzensizliğin, kargaşanın, neşenin konuşma dizisinde baştan sona bir düşünce ile yer alması basit halde düşselliğin tanımı olabilir. Yazar eserini oluştururken okuyucunun merak algısı, beklentileri olduğunu bilerek bir düş kavramı ile eserine başlar. Olaylar geçmişi irdeleyerek düşsel bir boyut halini alırken bu da bir önceki bölümde ele aldığımız bellek kavramının önemini karşımıza çıkarır. Düşsel romanların en büyüğü olarak yazarın ele aldığı Tristram Shandy’de çevrede doğaüstü hiçbir şey olmamasına rağmen gelişen olaylar gösteriyor ki doğaüstü olaylar pek de uzakta değiller. Düşsellik yazarda kendi benliğini bulmaya çalışırken karşımıza çıkan parodi yani daha önce yazılmış bir yapıtın esin kaynağı olarak kullanılması ilginç kişiler yaratmak isteği olmayan yazarlara katkı sağlarken edebiyatta yeni soluklarında kimi zaman önüne geçebilmektedir.
ALTINCI BÖLÜM – ERMİŞLİK
Ermişlik konusunu ele aldığımızda Forster’ın düşsel yazarlara göre daha içine kapanık ve ağırbaşlı olup konusunun ise evren ya da evrensellik olarak tanımlandığını görüyoruz. Ermişlik temelde eserdeki gerek konu gerekse anlatımda kullanılan teknikler ve kullanılan sanatlar ile seste oluşturulan bir edadır. Romancı bağlı olduğu inanış veya sahip olduğu duygular doğrultusunda ermişlik düzeyine erişmek için dolaylı yoldan romanın diline ne düzeyde sızabiliyorsa o kadar ermişlik düzeyine yaklaşmaktadır. Bu bağlamda George Eliot ile Dostoyevski’ yi karşılaştıran yazar, eserleri okunduğunda ayrı dünyalardan gelen sesler olmalarına rağmen, Dostoyevski’de kişiler ve durumların kendi boyutlarını aştığından, ermişlik kavramında Dostoyevski’yi ermişliği tanımlayan yazar olarak örnek verir. O halde ermiş yazarların özelliklerine baktığımızda, okuyucudan alçakgönüllü olmasını, mizah duygusunu askıya almasını isterler. Yazar da bu durumda üstüne düşeni yapar ve düşsel romanlardan farklı olarak bütünlüğe yönelir. Düşsel romancılara göre daha içine kapanık olan ermiş yazarlar aynı zamanda büyük bir çağrışım gücüne sahiptir.
Forster, bu bölümden sonra eleştirel yaklaşım kavramı ve bu kavramdan bile kuşku duyarak ilerleyeceğini belirtip son bölüme geçiş yapmıştır.
YEDİNCİ BÖLÜM – BİÇİM VE RİTİM
Biçim eseri bir bütün olarak görmemiz gereken kısımdır. Yazılanlar, anlatılanlar dışarıdan gözlemlendiğinde bazen bir kum saati bazen de bir zincir şeklini alır. Biçim, kelime olarak çok katı bir ifadeymiş gibi algılansa da romanın genel havasıyla bağlantılıdır. Olay örgüsünün toptan algılanması ile oluştuğundan dolayı da romanın estetik yönünü oluşturur.
Ritim
Biçim ve ritim konusu yazarın eserinde kendisinin de belirttiği üzere eksik kalmış bir konudur. Bunun sebebi ritmin kelime olarak yazarların özgürce açılıp yayılan roman biçimleri için yetersiz kalmasıdır. Eser ne kadar dağınık olursa olsun ardınızdan güçlü müzik sesleri yükseliyorsa yazar ritmi yakalamış demektir. Bu da gerçek bir müzikten, senfoniden ziyade romanı okuduktan sonra her şeyin daha anlamlı, büyük boyutlara ulaşarak yazarın içindeki güç ile biçime duyulan ihtiyacın azalması anlamına gelmektedir. Forster tüm bu müzik seslerini bize Savaş ve Barış üzerinden anlatmış ve ritim kavramını açıklamaya çalışmıştır.
SONUÇ
İnsan var olduğu sürece olaylar yaşanmaya devam edeceğinden öyküler, olay örgüleri daima varlığını sürdürecektir. Roman kavramı ve kuramları da insan varlığıyla var olmaya, Forster gibi yazarlar tarafından eleştirilip yeni kalıplar ile gelişmesi için insan ile birlikte irdelenmeye devam edecektir.

Helal olsun
Tek kelime ile mükemmel Yeşim Hocam tebrik ediyorum başarılarınızın devamını diliyorum.
Tek kelime ile mükemmel Yeşim Hocam başarılarınızın devamını diliyorum.