Cem Alan – Deli

Anason, yanmış köfte ve sigara kokuları birbirine karışmıştı. Zeki Müren’in zarif sesi, kaba erkek gülüşmeleri ve bağrışmalarının arasından zar zor ‘Senede Bir Gün’ü mırıldanıyordu eski televizyondan. İki parmağını havaya kaldırıp salladı fakat meyhaneciye kendini bir türlü gösteremedi.

“Abi söylemesek mi,” dedi Adil, meyhanecinin görmemesini fırsat bilip.

“Birer duble daha içelim be Adil,” dedi yalvarır gibi Tutku. “Çok canım sıkılıyordu, ne zamandır dışarıya çıkmıyorum. Tek başıma içmekten insan yüzünü unuttuk. İki sohbete hasret kalmışım. F tipi hayat.”

“Geç de oluyor Tutku’m be,” dedi Adil. Kıstığı gözleriyle saatine baktı. “Gene çıkarız. Yengenle papaz edeceksin beni.”

Tutku bozulmuştu. Önce meyhanecinin onu görmezden gelmesine, sonra da evlenememiş olmasını yüzüne vurur gibi yerli yersiz evde bekleyeni, kadını olduğunu araya sıkıştıran Adil’e. Konuşmadan, önündeki fıstıklarla oynadı. Kürdanı batırıp, fıstığı kırmadan ortasında delik açmayı denedi fakat beceremedi. Fıstık her seferinde kırılıyordu.

“Haydi birer duble daha içelim bari, seni mi kıracağım,” dedi Adil, arkadaşı surat yapınca. Tabakta hala birbirine karışmış da olsa yenir durumda olan mezeler vardı, yenisini söylemediler. Meyhaneci hızla doldurup getirdi rakıları. Üstünkörü masadaki fıstık kabuklarını sildi ama elindeki yağlı bez yapış yapış yaptı masayı. Kadehleri tokuşturdular, Adil ufak bir yudum alırken Tutku tek seferde kadehi yarıladı. Yanakları al al olmuştu.

Bir mühlet konuşmadılar. Diğer masaların uğultuları doldurdu, sigara dumanının kirli bulut öbekleri gibi havada asılı durduğu meyhaneyi. Köfteler, karpuzlar, rakılar hızla servis edildi, boşlar toplandı. Sonra da kiri üzerinde, hasbelkader yıkanıp rafa dizildiler. Sarhoşlardan bazıları sandalyelerinden gevrek, bezgin gülücüklerle kalkıp sakil adımlarla işemeye gitti, pantolonlarının önü ıslak geri döndüler. Televizyondaki maç özetlerini çevirmesini istedi biri meyhaneciden, tekrar müzik kanalı açıldı. Yine Zeki Müren, bu kez ‘Elbet Bir Gün Buluşacağız’ı söylemeye başladı. Birkaç kaymış ağız, detone sesiyle eşlik etmeye çalıştı ama sarhoş uğultularının arasında yitip gittiler.

“Aah ah,” diye derin bir iç çekti Tutku şarkıyı duyunca. Önce dublesinin dibini masaya vurdu, sonra kafaya dikti. Birer duble daha söylediler. “Bu şarkı, bizim şarkımızdı. Unutamıyorum ulan,” dedi.

“Kimle,” dedi Adil.

“Kim olacak abi, kaç kere anlattım. Zeliha.”

“Tutku,” dedi. “Oğlum kaç sene oldu lan? 20 yaşında mıydın, neydin. Gelmişsin 50 yaşına. Liseli misin abi sen, normal mi bu Allah aşkına? Kadın evli belki de. Takıntı bu, kaç senedir ne zaman içsek çocuk gibi bunu diyorsun. Obsesyon var sende.”

“Filmlerde olunca efsane, bende olunca obsesyon öyle mi?”

Bu cümlenin üzerine masada oturup içen iki arkadaş için uzunca sayılacak bir süre konuşmadılar. Adil, üzülerek Tutku’yu süzdü. Birçok şeyden geri kalmış, aile kuramadan yapayalnız yaşlanmıştı. Hiçbir zerresini topluma eklemleyemediği varlığı; üstüne takıntılar, alınganlıklarla daha da garip bir hale gelmişti. Üzerinde fazla durmadan kovaladı kafasındaki düşünceleri. Derdi yokmuş gibi bir de Tutku’ya mı üzülecekti? Yaza oğlunun düğünü vardı, kredi borçları vardı. Düşünecek, içinde boğulacak bir sürü şey varken böyle pembe sorunlarla uğraşamaz, kafa yoramazdı.

“Haydi beyler, kapatıyoruz,” dedi meyhaneci. İkiletmeden masalar hareketlendi, yerde sürtünen sandalye sesleriyle kulaklar gıcıklandı, hesaplar ödendi, ışıklar söndü. Sessiz, karanlık bir havasızlığa boğuldu dükkân. O gürültü ve cümbüş, yerini kulak çınlaması gibi bir hiçliğe bıraktı. Bunu fırsat bilen hamamböcekleri tezgâhın altından bir bir çıkıp, tedbirli adımlarla yerde kalan meze parçalarına doğru yürüdüler. Meyhane şimdi, yeni bir kalabalığa kalmıştı.

“Gel,” dedi Tutku bir sigara yakıp. “Bende birer cila yapalım, dolapta bira var. Rakıyı sen ısmarladın, son keyif de benden olsun, zaten yolunun üstü ha? Bir saatten bir şey demez yenge.”

“Eh,” dedi Adil umursamaz bir tavırla. “Tamam hadi. Battı balık yan gider, saat zaten kaç oldu,” dedi. Karısıyla bu geceki kavganın sebebi de Tutku olacaktı, ziyanı yoktu. Elleri ceplerinde, ağızlarında sigara yürüdüler. Çok geçmeden meyhanenin hemen üst sokağındaki Tutku’nun evine vardılar. Kapıyı açınca ekşi bir havasızlık tokat gibi indi Adil’in yüzüne. Eve ayakkabıyla giriliyordu, içerisi sokaktan farksızdı. Hayvan bağlasan durmaz deyiminin abartısız gerçeğe uyarlamasıyla ilk kez karşılaşmanın tiksintisini gizlemeye çalışıp, etrafa ürkek, yadırgar bakışlar attı. Yürüdükçe yerdeki halıdan toz bulutu kalkıyordu. Kirli, her yanı sigara deliği dolu koltuğa çekinerek oturdu. Tutku, mutfaktan elinde iki şişe birayla, sarhoş bir gülümsemeyle döndü. Arada yanıp sönen, bozuk olduğu belli olan ışığı kapattı. Dışarıdan sızan sarı sokak lambasıyla idare edeceklerdi. Gözleri dinlenirdi. Konuşmadan tokuştular tombul şişeleri. Adil gitgide sıkılmış, endişeli bir ruh haline bürünmüştü. Orada olmak istemiyordu. Böyle bir yerde en son lise zamanları içmişimdir, diye düşündü. Burada yaşamayı da, buraya misafir olmayı da insana yakıştıramamıştı. Yazık, dedi içinden. Demek evlenmeyince böyle oluyor erkek. Haline şükretti. Karısıyla ettiği tüm kavgaları buhar olup uçtu kafasından. Sanki yeni bir bağla yakınlaştığını hissetmişti ona.

“Abi,” dedi Tutku. Sessizliği aniden bozmuştu. Adil’e bakmıyordu, gözünü perdesiz pencerenin karanlığına dikmişti. Yüzünde Adil’in çözemediği garip bir ifade vardı. “Ben,” diye devam etti. Adil hiç konuşmadan pür dikkat onu dinliyor, bu ses tonundan hoşlanmıyordu. “Ben bir süredir garip garip şeyler görüyorum.”

“Nasıl,” diyebildi Adil kekeleyerek.

“Bir adam,” dedi Tutku. Donuk gözlerini hala karanlık pencereden ayırmamıştı. “Çok uzun bir adam görüyorum. Şu pencereden kafasını uzatıyor, gelsene aşağı falan diyor…” Bir an anlattığından tereddüt eder gibi sussa da, neden sonra devam etti. “Böyle olmayacak şeyler söylüyor abi, kötü şeyler…”

Adil’in gözleri, korku filmi seyreden küçük bir çocuğunkiler gibi dehşetle açılmıştı. Bütün sarhoşluğu gitmiş, rahatsız edici bir zindelikle, sanki buz dolu bir suya batırılmış gibiydi şimdi.

“Bazen de evin içinde çıplak çocuklar koşuyor,” dedi Tutku. Fırtına, camları kırbaç gibi kamçılıyor, aralıklardan ince bir ıslık gibi içeri sızıyordu.

“Senin,” dedi Adil. Yutkundu. “Doktora görünmen lazım Tutku.” Aniden patlayan şimşek, çok kısa bir anlığına odayı aydınlattı. Bir süredir pencereleri döven fırtınanın, büyük bir yağmurun habercisi olduğu belliydi.

“Nereden geliyorlar evime, kim bunlar abi?” diye sordu Tutku, arkadaşından bir medet umar gibi. Gözleri penceredeki karanlıktan ayrılıp Adil’e döndü. Yüzü tekrar çakan şimşekle saniyeler içinde şekilsizce aydınlanıp, karardı. Adil, yıllardır tanıdığı bu yüzü şimdi yabancı görüyor, bildiği bakışları yadırgıyor, onlardan korkuyordu.

“Ben kalkayım Tutku, geç oldu.”

“Biran bitmedi abi.”

“Başka sefere…”

Çocuk gibi sallapati hareketlerle etrafına bakındı Adil, birayı yere bıraktı. Sakin görünmek istiyor fakat beceremiyordu. Aynı anda kalktılar koltuktan.

“Geçireyim seni madem, yağmur da yağıyor ama sen bilirsin tabi. Yengem kızmasın. Ne güzel evde bekleyenin var,” dedi Tutku.

Tutku önde, Adil arkada kapıya doğru ağır ağır, tedirgin adımlarla yürüdüler. Eski, üzerinde çizikler olan tahta kapıya geldiklerinde durdular. Tutku kapıyı açmıyor, öylece duruyordu. Ara ara çakan şimşeğin aydınlattığı kapının üzerindeki çiziklerin tırnakla yapılmış olma ihtimali, korkusunu daha da arttırdı Adil’in. Sanki bir kâbusun içindeymiş gibi bunalıyor, kaçmak isteyip kaçamıyordu.

“Bir şey soracağım,” dedi Tutku.

“Sor,” diyebildi Adil zar zor. Kalbi gırtlağında atıyordu.

“Yengeye falan,” deyip duraksadı. Kafasından geçenleri zorlukla toparlıyor; yağmur gibi yağan düşüncelerinden yakalayabildikleriyle, derme çatma cümleler oluşturmaya uğraşıyordu. “Ne bileyim birilerine işte, anlatacak mısın? Sana anlattıklarımı.”

“Hayır Tutku,” dedi telaşla Adil. Kapının açılmasını bekliyor, sabırsız bir çocuk gibi durduğu yerde sağa sola sallanıyordu.  “Neden anlatayım? Olur mu öyle şey? Aramızda.”

“Eve gideceksin, yengemin yanına yatacaksın… Ama anlatmayacaksın, öyle mi?”

“Yahu dışarıda olan her şeyi insan neden karısına anlatsın Tutku? Sırrımız bu bizim. Dışarılarda, meyhanelerde konuşulan şeyleri gelip hemen karısına yetiştiriyor mu sanıyorsun insanlar?” Adil’in istemeden sesi yükselmiş, azarlar gibi bir tona bürünmüştü.

“Tabi, ben nereden bileyim ki değil mi? Karım mı var? Ne anlarım bu işlerden?” Kinayeli, alıngan, donuk bakışlarla Adil’e döndü.

“Öyle demek istemedim, anlatmam elbet… Kimseye anlatmam.”

“Peki ya Zeliha’ya anlatırsan?”

“Zeliha mı? Ulan ne Zeliha’sı kadın yaşıyor mu onu bile bilmiyoruz manyak herif! Başlarım sana da Zeliha’na da takıntılı pezevenk! Aç ulan şu kapıyı! Adamın asabını bozma. Senin deliliklerinle uğraşamam!”

Saniyelere denk gelen kısacık bir anda Tutku, komodinin üzerindeki çekici Adil’in sol şakağına tüm kuvvetiyle indirdi. Çekiç kafasından yarıya kadar içine göçtüğünde; kalın, seramik bir kabın kırılmasına benzer bir ses çıktı. Adil, beceremediği bir dansı eder gibi, kafasından fışkıran incecik kanla odada döndü, döndü, yere yığıldı. Ayağı, son canlılık belirtisi olarak bir süre attıysa da, kıpırtılar bir anda bitiverdi.

Tutku, yağmuru dinleyerek kalan birasını içti. Sonra Adil’den kalma birayı da bitirdi. Bir an ağlayacağını sansa da sonra kaçtı bu hissi. İçeri odadan koridora doğru çıplak ayaklı çocuklar koşturmaya başladı.

“Anlatacaktın,” dedi. “Karına anlatacaktın gittiğin gibi, Zeliha’ya da anlatacaktın…” Yerde uzanan cesede kızıyordu. “Hepinizin ne güzel evleri, karıları oldu ama benim olmasını istemiyordun! Anlatacaktın!”

Aklına aniden güzel bir fikir gelmesinin atikliğiyle, gülümseyerek kalktı koltuktan. Adil’i soydu. Onun gömleğini, pantolonunu giydi. Anahtarını, cüzdanını aldı, Adil’i içeriye, kendi uyuduğu çekyata yatırdı. Kafasının çöken yerine dokundu parmağıyla meraklı bir çocuk gibi. İçi ürperdi, tiksindi delikten. Ama sonra alışıp gülümsedi. Adil’i her gece kendi örtündüğü kokmuş battaniyesiyle örtüp çıktı evden.

Sanki kırk yıldır aynı yere geliyormuş gibi bir rahatlıkla Adil’in apartmanına geldi Tutku. Adil’in merdivenlerini çıktı. Adil’in anahtarıyla, onun evine girdi. Mutfağa girip bir şeyler atıştırdı. Tavuklu patatesle pilav öyle güzel geldi ki… Ağzına bir hanımefendinin ellerinden böylesine yemekler girmemişti, anası öldüğünden beri. Oğlanın horlama sesi geliyordu. “Kerata, yaza evlen git de karın çeksin horultunu,” diye söylenip güldü gevrek gevrek Tutku. Yemeğin üstüne kendine Türk kahvesi yaptı. Tuvalete gitti. Klozette otururken içti kahvesini. Taharetlendikten sonra aynada yüzüne baktı, ilk defa içten gülümseyen gözlerine. Yabancıydı bu haline. Güzelliğe yabancıydı. Parmak ucunda yatak odasına girdi. Sere serpe uzanmış Halime’nin, geceliğinden belli olan koca poposuna baktı. Gardıroptan el yordamıyla Adil’in pijamalarını bulup giydi. Yavaşça açtı yorganı. Yorgan bu kez sımsıcak ve yepyeni bir mutluluğa açılmıştı Tutku için.

“İki saat ne yaptın mutfakta Adil, yeni yeni adetler çıkardın yemek mi yiyorsun artık gecenin kör saatinde…” diye tatlı sert söylendi kadın, arkası dönük. Tutku’nun içini ısıttı bu ses. Yüreğinde kendisine yuva yapmış bir güvercinin heyecanı vardı. Arkasından yaklaştı, karnından sarılıp yaslandı kadının poposuna. Boynunu öptü.

“Ayol kendinde misin adam a aa,” dedi kadın. Sesinde şaşkınlığının ağır bastığı uykulu bir memnuniyet vardı. Bu memnuniyete uzun süredir acemi olduğu belliydi.

Bir daha öptü Halime’yi ensesinden. Saçlarını kokladı.  Sıkı sıkı sarıldı arkasında. Karnını, memelerini avuçladı. Uzunca bir süredir ilk defa bu yatakta yatan iki kişi de mutlu, öylece uyuyakaldılar.

Yorum yapın