
Geriye dönüş tekniğini kullanan yazar, Cafe Esperanza’da geçen zamanlarını ve arkadaşları Xeno ve Rapazinho’nun öyküsünü anlatıyor bize. Koyu ve şekersiz kahvesiyle oturuyor yazıya. Bunun altını özellikle çizmiş. “Süt yok.” Yağmurun eksik olmadığı, sarının boğucu koyu tonunda bir Avrupa şehrinde. Sulu sepken yağmur, yapış yapış bir sıcak. Xeno da böyle anıyor güzü “Ağdalı bir hüzün…” diyerek. Xeno, öykünün kendini beğenmişi. Sözüyle üstünlük kurmaya, en son cümleyi o kurarsa içindeki tanrının gönlünü hoş etmeye bakanlardan. Yaşam korkağı bir özgüvensiz, nabza göre şerbetçi, kurnaz. Ama popüler olan da bu değil mi? Xeno’dan yola çıkarak konformizm ve oportünizm kavramlarını sorguluyor kahramanımız. Aralarındaki fark yine onun deyimiyle “yaş bokla kuru bok kadar.” Yapıtım diye bahsettiği bir kitap yazma düşüncesi var Xeno’nun. Ancak bir türlü bitiremediği, beğenmeyip sildiği, sonra yeni baştan yazmaya giriştiği, bir tür kusursuzluğu aradığı yapıtı. Onun böyle “yapıtım” diye bahsetmesi, kahramanımızın tüylerini diken diken ediyor ve yapma kökünden gelmesi nedeniyle bu yapıtım denilenin yapmacık bir şey olduğunu düşünüyor.
“…Ben söz gelimi, yeni yapıtımda…” Yeni yapıtı! Onun yeni yapıtı. Yeni…
Kahramanımız da Xeno gibi yazıyor hatta o zaten bir yazar. Yazdıklarının öyküsünü düşünüyor, bir aşk öyküsü mü acaba bunlar? Yahut cinayet. İkisinin de aynı şey olduğunu düşünüyor. Aşkın varoluş gerekçesini sorguluyor. Geriye dönüp anılarına daldıkça olayların yerlerini karıştırıyor. Ama aradan epey zaman geçmişken bunun bir önemi olmadığını söylüyor.
“Yarı saydam bir perdenin ardında parlaklıklarını yitiriyor, bulanıklaşıyor anılar. Belleğin varoşlarına takılıp kalan birtakım acınası anı kırıntıları toplamakla yetinmeyi ve bundan mutluluk duymayı öğreniyor kişi bir yerden sonra.”
Aşkın bir nedeninin illa da olmayacağını sorguluyor Xeno. Tıpkı bir camın önünde duran saksının yere düşüp bir adamı öldürmesinin binlerce nedeni olabileceğini düşünüyor, bunda da matematik ve mekanik bir kesinlik yok. Tutarlı bir akıl yürütmeyle yapmaya çalıştığını söyleyip aşk konusuna kesin noktayı koyuyor. Varlığının gerekçesi varoluşun ta kendisi. Hemen ardından bir yalnızlık sorgusu başlıyor kahramanımızda. “Mutluluğun yalnızlıkla, kesin ve kusursuz yalnızlıkla birlikte gelmesi tuhaf.” İçtiği kahveye benzetiyor yalnızlığa alışma halini.
Xeno’nun aşk üzerine düşünceleri aşkı gerekçelendirerek devam ediyor. Akıl dışı gibi görünen bir kavram olan aşkın ancak tek bir şekilde açıklanabileceğini söylüyor. Tüm hesaplamalar sonucu Xeno’nun vardığı yer aşkın var oluşun ta kendisi olduğu yönünde. Cafe Esperanza olmayan bir yerde bu kez, ışıkların birer birer söndüğü bir vakitte düşüncelerini aktarmaya devam ediyor kahramanımız. Soluk, mat, siyah-beyaz bir fotoğraf karesine dönüşen bir görüntü sunuyor. Ruh hali, etrafını geniş bir devinimin flu savruluşunda görmesine neden oluyor. Hiç bitmeyen bir karanlığı yaşıyor hala yazar ve anılarına yeniden dönüyor. Xeno’nun “geri dönülemezlik” hakkında söyledikleri üzerine zihni bir takım sözler çağrıştırıyor. Ancak yine burada hatıralar birbirine karıştığı için Xeno’nun söylediği sözleri acaba ben mi söylemiştim diye bir tereddüt yaşıyor. Sonra yeniden canlanan Cafe Esperanza görüntüsü oluşuyor. Cafe Esperanza’da bir öğleden sonraya gidiyor yazarın zihni. Sıcaktan kavrulan bir öğle sonrası. Xeno ile satranç oynadıkları bir an. Tavanda dönen bir vantilatör ve buz gibi bir içki içerken ayaklı kadehler eşliğinde sohbetlerine devam ediyorlar. “Umut için bir eğretileme yapmak gerekseydi eğer, ufuk çizgisindeki mor bulut kümesi derdim,” diyor Xeno. “Ya da kuyruğundaki salkım saçak püskülleri salındırarak uzaklaşan ipi kopmuş, rengarenk bir uçurtma.”
Xeno’nun satranç oynarken doğal bir şekilde konuşabilmesi kahramanımızın garibine gidiyor. Onun ancak sesli düşünebildiğini söylüyor. Hatta belki de konuşmak ve düşünmek onun için aynı şeylerdir, diyor. Elbette satranç oyununu da diğer tüm oyunlar gibi Xeno kazanıyor. Aksi düşünülemez. Çünkü kahramanımız da satranç taşları gibi hep onun istediği oyunu oynuyor.
Düşünceleri arasında gezinirken Rapazinho’yla güneşli bir pazar günü bir öğle vakti yaptıkları konuşmayı hatırlıyor kahramanımız. Bir yağmur habercisi rüzgar esiyor kentin üzerinde ve Rapazinho da tıpkı kahramanımız gibi deniz kentinde büyümüş bir çocuk . Böyle olduğu için gelecek olan yağmurlu serinlik onun için bir müjde habercisi. Rapazinho da tıpkı kahramanımız gibi bir gönüllü kara sürgünü. Çocuk yaşta bu kente göçmüş olan Rapazinho geldiği o deniz kentinden uzun uzun bahsediyor. Rıhtımdaki o şenlikli sefer dönüşlerini, balıkçıların ağlardan balıkları çekişlerini, deniz kızlarının hüzünlü şarkılarını anımsayıp özlemini dile getiriyor. Deniz özleminin insanları ne kadar da yakınlaştırdığını birbirlerine itiraf ediyorlar.
Denize, özlemde kan kardeşiyiz seninle, diyorum.
Kahramanımız, mühendislik okulunu bitirmiş ve yüksek lisans için bu Doğu Avrupa kentine gelmiştir. Ancak, derslerden çok kafelerde vakit geçirir. Özellikle Cafe Esperanza, onun için sadece bir mekan değil, neredeyse bir sığınaktır. Dış dünyayı, kana susamış aç tazılar olarak tanımlarken, kendisini bu tehditlerden koruyan şeyin Cafe Esperanza’nın basık tenteleri olduğunu söyler. Bu tenteler, bir tür ana rahmi gibi onu sarıp sarmalar. Fakat asıl kaçtığı şey dış dünya değil, kendisidir. İçindeki boşluğu doldurmak için bu kafelerde vakit harcar; Xeno ve Rapazinho gibi arkadaşlarla zaman geçirerek kendini oyalar.
Xeno, felsefe öğrencisidir ancak kaç yıldır öğrenci olduğu belirsizdir. Hatta fakültedeki profesörlerin bazılarından bile eskidir. Sürekli “yapıtım” diye bahsettiği, asla tamamlanmayan bir eseri vardır. Bitirme tezi de sürekli değişmiştir: hem konusu hem de tez danışmanı. Ancak değişmeyen tek şey Xeno’nun kendisidir. Zaman onun üzerinde hiçbir iz bırakmamış gibidir.
Rapazinho ise güzel sanatlar fakültesinde okuyan bir öğrencidir. Fakat beş yıl boyunca ikinci sınıftan ileriye gidememiştir. Bunun nedeni, disiplinsizliği ve maddi sıkıntılarıdır. Melankolisi ve kişisel dramı, onun sanatının temel malzemesi haline gelmiştir. İşte tam bu noktada Xeno’nun ona yönelttiği eleştiri devreye girer. Xeno’ya göre Rapazinho, hüznünü ve melankolisini sanatı için bir araç olarak kullanmaktadır. Onun hüznü, bir tür yaka iğnesi gibidir—gösteriş için takılmış, yapay bir aksesuar. Xeno, Rapazinho’nun üçüncü sınıf bir ressam olmaktan öteye geçemeyeceğini düşünür. Ama bu eleştirilerini onun yüzüne söylemez; tam tersine, yüz yüze geldiklerinde onu yüreklendirir, destekler ve hatta över. Burada Xeno’nun iç dünyasında da bir çelişki olduğunu hissederiz. Kendisi gibi kaybolmuş, zamanın içinde sürüklenen biri için, Rapazino’yu küçümsemek belki de kendi halini görmezden gelmenin bir yoludur.
Kahramanımız, kendisini Xeno ve Rapazinho’dan farklı görse de aslında onların da aynı bekleyiş içinde olduklarını fark eder. Hep birlikte bir şeylerin değişmesini beklemektedirler, ama neyin değişeceğine dair kimsenin bir fikri yoktur. Bekleyiş, belirsizlikle çevrilidir, fakat buna rağmen bir umut barındırır. Kahramanımız, bu bilinmeyen şey gelene kadar, Cafe Esperanza’da içkisini yudumlayarak, arkasına yaslanarak, rahatça oturmaya devam edebileceğini söyler.
Burada asıl soru şu: Gerçekten beklenen bir şey var mı, yoksa bekleyişin kendisi bir amaç haline mi gelmiş bilemiyoruz. Cafe Esperanza, bu karakterler için sadece bir mekan değil, belki de zamanın durduğu, hayatın askıya alındığı bir alan. İçindeki boşluğu, bu kafeler ve insanlar sayesinde doldurduğunu sanan kahramanımız, aslında hiçbir yere varmadığını biliyor. Belki de en büyük yanılsama budur: Beklediğimiz şeyin var olduğuna inanmak.
Xeno ve Rapazinho, kahramanımızın çevresindeki figürler değil, aynı zamanda onun içsel çatışmasını yansıtan aynalar. Rapazinho karakterinin derinleşerek anlatıldığı yerlerde onun yaşam tarzının, atölyesi ve resimlerinde kullandığı malzemelerle tamamen bir anti-estetik tavrı benimsediğini gözlemliyoruz. Gerçek dünyadan kopukluğu sadece sanatıyla sınırlı değil, yaşadığı mekanda bile bu kopuşun izleri var. Rapazinho’nun kurduğu bu hülyalı, mahmur, düşsel evren gerçek dünyadan bir kaçışı aradığını ve kendi içinde bir hakikat arayışı içerisinde. Resimlerinde çizdiği yüzlerdeki belirsizlik de dünyayı net sınırlardan uzakta algıladığının göstergesi. Dindar olmamasına rağmen dini motifleri resimlerinde kullanması, çarmıhtakine ilgi duyması ve onu bir arketip olarak görmesi bilinçdışı sembollerin sanatına sızdığını apaçık gösteriyor. Xeno’nun Rapazinho’yu gerçek bir ateist olarak görmeyişi ve bu yargıyı kadınlar için de taşıması, onun fazlasıyla katı ve akılcı olduğunu bizlere söylüyor. Xeno kendi akılcılığının içine sıkışmış biri. Rapazinho’nun duygusal ve sezgisel dünyasını küçümsemesine rağmen onun da varoluşsal bir boşluk içerisinde olduğunu fark ediyoruz.
Küçük utkularını, anlık yengilerini, her an biraz daha güçsüzleşen egosuna bir parça olsun özgüven yüklemekte kullanıyor. Karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyor hasımlarının zorlukla su üstünde tutabildikleri kafalarına basarak…
Kahramanımızın bu karakterlerle olan ilişkisinden onlarla kurduğu bağın bir tür gözlem yapmaktan pek de öteye geçmediğini görüyoruz. Rapazinho ve Xeno’yu eleştirmekten ziyade gözlem yapmayı tercih ediyor çünkü kendisi de bu döngünün, varoluşsal sorgulamaların ve bir kaçış ve bekleyiş arasına sıkışmışlığın içerisinde. Cafe Esperanza buradan baktığımızda hem bir kaçış noktası hem de bir zaman hapishanesidir. Sartre’ın “Bulantı” adlı kitabında Antoine Roquentin, varoluşsal bir kriz yaşarken nesneler ve insanlar karşısında bir yabancılaşma hisseder. Kahramanımız da benzer bir şekilde Cafe Esperanza’da dünyadan ve kendisinden kaçarken, aynı zamanda zamanın içinde asılı kalıyor. Camus’nün “Yabancı” eserindeki Meursault gibi, o da bir şeyleri bekliyor ama neyi beklediği belirsiz.
Cafe Esperanza, yalnızca bir mekân değil, bir ruh hâli, bir zaman döngüsü. Rapazinho ve Xeno orada oturmaya devam ediyor olabilir. Belki de hiç ayrılmadılar. Ama asıl mesele, anlatıcının da hâlâ orada olması. Çünkü nerede olunursa olunsun, Cafe Esperanza’nın dışına çıkmak mümkün değil. Bekleyiş sürüyor. Kahramanımız neyi beklediğini bilmese de, beklemeye devam ediyor. Çünkü belki de umut, varoluşun kaçınılmaz yanılsamalarından biridir. Ama yine de… Umut her yerde.
