
Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka adlı romanının yazım süreci, tıpkı romanın kendisi gibi, gerçek ile hayalin iç içe geçtiği bir yolculuğa benzer. Murakami, kelimeleri bir nehrin akışına bırakırcasına bilinçaltının derin sularına dalarak yazmaya koyulmuştur. Tıpkı başkahramanı Kafka Tamura gibi o da bir arayış içindedir—anlamın, hikâyenin ve kaderin peşinde.
Yazar, bu romanı kaleme alırken kendini bir ritüelin içine hapsetmiş, her gün sabahın ilk saatlerinde kalkıp yazı masasının başına geçmiş, uzun saatler boyunca kelimelerle ördüğü labirentin içinde yol almıştır. Bir marangoz olup hikâyenin iskeletini yontmuş, sonra ona ruh katmak için bilinçaltının puslu ormanlarına dalmıştır. Çünkü Murakami’ye göre bir roman yazmak, tıpkı bir rüyanın içinde yürümeye benzer. Mantık ve gerçeklik ikinci plandadır, önemli olan hissedilen atmosfer ve karakterlerin iç dünyasıdır.
Roman tamamlandığında, Murakami sanki kendisi de bir yolculuğa çıkmış gibi hisseder. Çünkü her yazma süreci, yazarın kendini keşfetme sürecidir. Sahilde Kafka, sadece bir karakterin değil aynı zamanda Murakami’nin de kendi iç dünyasında yaptığı uzun bir yolculuğun izlerini taşır. Murakaminin yazdığı eser Kafka Tamura’nın evden kaçışıyla başlar. Kafka Tamura, babasının ona yönelttiği uğursuz bir kehanetten kaçmak için evden ayrılır. Bu kehanet, Yunan mitolojisindeki Oidipus’un lanetine benzer bir yazgıyı işaret etmektedir:
Babası, Kafka’ya bir gün kendi babasını öldüreceğini ve annesiyle, hatta kız kardeşiyle birlikte olacağını söyler.
Bu kehanet, Kafka’nın ruhunda derin bir yara açar. Annesi ve kız kardeşi, o daha çok küçükken evi terk etmiş, onu duygusal olarak kopuk ve yalnız bir çocuk olarak bırakmıştır. Babası ise soğuk, mesafeli ve gizemli bir adamdır. Kafka’nın onunla hiçbir duygusal bağı yoktur. Bu kaderi kendisinden uzaklaştırmak için Kafka, kimseye haber vermeden evden kaçar ve bilinmeze doğru bir yolculuğa çıkar. Ancak, tıpkı mitolojik hikâyelerde olduğu gibi, kaderden kaçmak onu daha da derinlere sürükler. Kaçış, aslında kendini bulma sürecine dönüşür; çünkü Kafka’nın yolculuğu boyunca karşılaştığı insanlar ve olaylar, bir şekilde onu kendi geçmişine ve kehanetin gölgesine geri götürecektir.
Romanın ilk bölümü, genç Kafka’nın evini terk etmeye hazırlanırken duyduğu iç sesi—Karga Çocuk’un sözlerini— anlatır. Bu ses ona güçlü olması gerektiğini söyler:
On beş yaşına bastığın gün, dünyanın en güçlü on beş yaşındaki çocuğu olmalısın.
Kafka, Tokyo’dan ayrılmadan önce kaçış planını titizlikle yapmıştır. Sırt çantasına gerekli eşyalarını, biraz para ve babasının cüzdanından aldığı kredi kartını koyar. Ardından kimseye haber vermeden evden çıkar ve otobüs terminaline gider. Gideceği yer konusunda kesin bir planı yoktur; hedefi, evinden ve geçmişinden mümkün olduğunca uzaklaşmaktır. Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından Shikoku Adası’na varır. Orada Takamatsu adlı küçük bir şehre gider ve bir spor salonunda geceyi geçirir. Yolda karşılaştığı insanlarla az konuşur, çünkü içinde sürekli olarak onu uyanık tutan, dikkatli olmasını söyleyen bir ses yankılanmaktadır. Kendi kaderini belirlemeye çalışırken, aslında onu nelerin beklediğini henüz bilmemektedir.
Bu kaçış, sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel bir yolculuktur. Kafka, geçmişinden ve babasının karanlık kehanetinden kaçarken, kendini de keşfedecektir. Kafka, daha romanın başında, kaderiyle özgür iradesi arasında sıkışıp kalmış bir karakter olarak karşımıza çıkar. Babasının lanetinden kaçarken, gerçekten kendi hayatını mı kurmaktadır, yoksa kaçışı bile bu yazgının bir parçası mıdır? Bu noktada, Sartre’ın varoluşçuluk düşüncesiyle Kafka Tamura’nın yolculuğu arasında bir paralellik kurabiliriz. Sartre’a göre insan, dünyaya “özgür” olarak atılmıştır ve kendi anlamını yaratmak zorundadır. Kafka da kendini bulmaya çalışırken, neyin gerçek, neyin rüya, neyin yazgı olduğunu sorgular. Ancak Sahilde Kafka, bir varoluşçuluk romanı olduğu kadar, mitolojik bir döngüyü de içinde barındırır. Kaçış, Kafka’yı kaderine daha çok yaklaştırır.
Kafka, yaşının ötesinde olgun düşüncelere sahip olsa da, hâlâ bir çocuktur. İçinde hem çocukluğun kırılganlığı hem de yetişkin olma zorunluluğunun baskısı vardır. Yetişkin dünyasına adım atarken, korunması gereken bir çocukluk masumiyetine sahip olup olmadığı belirsizdir. Onun için yetişkinlik, tamamen bir savaş alanıdır; kendi ayakları üzerinde durmalı, kimseye bağımlı olmamalıdır. Bu nedenle Kafka, duygusal anlamda kendini tamamen kapatır. İnsanlardan uzak durur, hislerini en aza indirir. Duygularını bastırması, aslında derin bir travmanın sonucudur. Bağ kurmak istememesi, terk edilme korkusundan mı kaynaklanıyor? Yoksa insanlar ona zarar vermeden önce, kendini bir duvarın arkasına mı saklamak istiyor? İşte murakami kafkanin içsel çatışmalarını bu soruların cevaplarını düşünürken görebiliyoruz.
Kafka, şehre vardığında geceyi geçirmek için spor salonlarını kullanır. Ancak uzun vadeli bir yer bulmak zorundadır. Takamatsu’da gezinirken özel bir kütüphane keşfeder: Komura Anma Kütüphanesi. Burası, sessizliği, kitapları ve mistik atmosferiyle Kafka’yı cezbeder. Kütüphane yöneticisi Oshima ile tanışır ve zamanla burada kalmasına izin verilir. Oshima, nazik ama gizemli biridir ve Kafka’ya bir rehber gibi yaklaşır.
Kütüphanenin başında Misaki Saeki adında zarif, melankolik bir kadın vardır. Saeki Hanım, Kafka’nın ilgisini çeker, çünkü ona annesini hatırlatmaktadır. Kafka onu tanıdık bir figür gibi hisseder ama bu bağlantının gerçeği nedir, bilmiyordur. Kafka, burada zamanını kitap okuyarak, düzenli bir hayat kurarak ve Oshima ile felsefi sohbetler yaparak geçirir. Oshima, entelektüel ama sert biri olup; Kafka’ya cinsiyet kimliği, kader ve özgür irade üzerine düşünmesini sağlayarak rehberlik yapar.
Kafka’nın en çok ilgisini çeken kişi ise kütüphane yöneticisi Saeki Hanım olur. Saeki Hanım, geçmişte büyük bir aşk yaşamış ama bu aşkı trajik bir şekilde kaybetmiş orta yaşlı, zarif bir kadındır. Kafka, ona karşı garip bir çekim hisseder—sanki onun geçmişiyle kendi geçmişi iç içe geçmiştir. Kafka, Saeki Hanım’ın gençliğinde yazdığı “Sahilde Kafka” adlı şarkıyı dinlediğinde, bu şarkının kendi hayatına dair bir kehanet olduğunu hisseder.
Kafka Tamura, Takamatsu’daki Komura Anma Kütüphanesi’nde kaldığı dönemde, bir gün bilincini kaybetmiş, üzerine kan bulaşmış halde uyanır. Ancak nasıl bu hale geldiğini hatırlamaz. Bu olayın ardından, babasının öldürüldüğü haberini alır. Kafka’nın zihni allak bullaktır:
Gerçekten babasını öldürdü mü? Bu bilinçsiz anlar, onun kaderin bir parçası mı? Bilinçaltında gerçekleşen bir kehanetin yansıması mı?
Bu sorular zihninde yankılanıp durur. Oshima, Kafka’nın polisten kaçmasına yardımcı olmak için onu dağlık bir bölgede bulunan bir kulübeye gönderir. Burada Kafka, yalnız başına zaman geçirir, doğayla bütünleşir ve bilinçaltındaki korkularıyla yüzleşir. Kafka, dağ evinde zaman geçirirken rüyalar, anılar ve bilinçaltı imgeleriyle boğuşmaya başlar. Burası, hem fiziksel bir saklanma alanı hem de zihinsel bir geçiş noktasıdır bu süreçte Kafka kendi içindeki karanlık tarafı kabul etmeye de başlar. Oshima, Kafka’yı almaya geldiğinde, Kafka artık daha olgun, daha güçlü ve daha kararlı bir hale gelmiştir.
