
- “Sarhoş atlar, kovboylar” metaforları hikayede neyi temsil ediyor? Özgürlük arayışı, kontrolsüzlük yahut başka bir şey mi?
Hikayenin çıkış noktası bir tiyatro metninde geçen terk edilmiş tren yoluydu aslında. Tenessee Williams’ın Çökme Tehlikesi isimli kısa oyunundaki küçük kızın hüzünlü hikayesinin bende bıraktığı tortu ile aylar sonra bu öykü ortaya çıktı. Oyunun öyküyle hiç ortak noktası olmamasına rağmen yarattığı duygu ve hissiyat metnin içine süzüldü. Aslında seksenler ve doksanlarda çocukluğunu yaşamış hepimizin bildiği pazar sabahları TRT’de yayınlanan kovboy filmlerine bir atıf var öyküde. O filmlerdeki hayatlara ve bizim izlerken hissettiklerimize ince bir gönderme, selam belki de. Çünkü televizyon karşısındaki mutlu mesut zamanları hatırlatır bizlere o filmler. Metaforların temsil ettikleri okurun düş gücüne ve duygularına tabiidir. O yüzden tam da şunu imliyor diyemem. Okurla öykü arasına girmek istemem açıkçası. Benim için geçmişin anlık mutlu zamanlarına tekabül ediyor. Öykü kahramanı babasına benzemekten korktuğu için büyümek istemeyen, annesinin yaşadığı hayal kırıklığı ve zorbalığı iliklerine kadar hisseden bir çocuk. Yaşadığı travma hayatının bütününe etki edecektir. Hikayeyi okuyunca bazı yaraların ve hasarların kolay kolay iyileşmeyeceğini adımız gibi biliriz.
2. Kitaplarınızdaki karakterler genellikle toplumsal normlara aykırı düşen, içsel dünyalarında bocalayan bireyler. “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” kitabınızda da çocukluk ve çocuklukla birlikte getirdiği travmaları olan bireyler var. Bu tür karakterleri yaratırken hangi psikolojik dinamiklerden ilham alıyorsunuz.
Açıkçası karakterin peşine düşmeyi seviyorum. Çocuk olmak, çocukluk kavramı üzerine düşündüğüm, kafa yorduğum, araştırdığım bir durum. Çocukluk çok kolay kırılan, yıkılan, parçalanan, dağılan bir hal ve tamir edilmesi onarılması da o kadar zor hatta bazen tamamıyla imkansız bir durum. Çocukken aldığımız hasarları hayatımızın geri kalanında baş etmek, üstesinden gelmek, tedavi etmek için uğraşırız. Bu yüzden aile bu topraklarda söylendiği gibi kutsal değil, yüceltildiği kadar dokunulmaz da değil. Ailenin içini dışını, eksiğini gediğini anlatmayı, ameliyat masasına yatırıp neşterle ortaya saçmayı önemsiyorum. Bütün güzellikler ailede başladığı gibi bütün kötülüklerin, zalimliklerin ve yaralarında tohumu aile içinde atılır. Bu yüzden bir karakter yaratırken onun sadece şimdisini ya da yarınını değil geldiği toprakları, geçmişini, tarihçesini ve ailesini de hayal edip karakterin üzerine giydiririm. Psikolojik dinamikler geçmişiyle birlikte bütünlenir benim kahramanlarımda. Arızalı ailelerde büyüyen çocuklar büyüdüklerinde de topluma ayak uyduramaz, kabul edilmez, dışına itilir, sürülür, yabancı hisseder, aidiyet bulamaz. Bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da toplum içinde bir yer elde etmeye çabalarlar. Hayatın zorluğunu, öteki olmanın hassasiyetini ziyadesiyle yaşarlar. Bunları dile getirmek önemli öykü evrenimde.
3. “Senin haklı sebeplerin vardı. Benimse içimde hiç büyümeyen bir çocuğun kırık düşleri.” alıntınızdan yola çıkarak “senin haklı sebeplerin vardı” demek karakterin karşısındaki kişiye duyduğu anlayış mı yoksa aralarındaki duygusal mesafenin bir itirafı mı? Anlatıcı kendini ve karşısındakini aynı anda anlamaya çalışırken aslında daha mı yalnızlaşıyor?
Bu kitap özelinde öykülerin çoğu ben diliyle yazıldı. Bir yabancıya anlatır gibi hikayelerini anlattı karakterler yazı aracılığıyla. Kahraman değil hiçbiri sizin benim gibi sıradan insanlar. Bir hikayeleri var. Acıya, hüzne, yoksunluğa bulanmış ve yenilmiş. Hayata tutunmak, hayatta kalmak çabalarının artık sonuna gelmişler ve bir şey paylaşmak istiyorlar, bir şeyler anlatmak, kayda geçmek belki de. O yüzden de birine anlatır gibi öykülerini, acılarını, yalnızlıklarını, kaybettiklerini dillendiriyorlar. Birer mektup adeta, alıcısı belli olmayan. Her zaman için ebeveynlerin sebepleri çocuklara nazaran haklı sebeplerdir. Sizin daha iyi bir insan olmanızı, daha güçlü olmanızı, vatana millete hayırlı bir evlat olmanızı isterler, kendilerince, bunlar haklı sebeplerdir. Dayatılmış taleptir. Ancak çocuklar için bu sebeplerin hiç bir manası yoktur. Özellikle arızalı, zorlu, hassas yaşanan çocukluklarda bu mana işlemez. Araya giren mesafe sevgisizliğin kaynağıdır. Bu öykülerde ailenin eksikliği hep babadan kaynaklanır. Sevgisiz, yoksul, yalnız, zalim, pişman, kabahatli babaların günahlarını çocuklar sırtlanıyor. Anlatıcı hikayesini anlatıp kurtulmak ya da tamamına erdirmek niyetinde belki. Acı paylaşıldıkça yakınlaşırız, dillendikçe haberdar oluruz, kendimizi yerine koyarız.
4. İç monologlar aracılığıyla karakterlerin psikolojisinin derinliklerine inmemizi sağlıyorsunuz. Öyle ki bu iç dünyanın resmedilişi okur olarak bizlerin o ruh haline kolayca bürünmemizi sağlıyor. Bu iç konuşmaları yazarken Polat Özlüoğlu’nun zorlandığı anlar oldu mu? Bir iç evren fotoğrafı sunmak zorlu bir yol mudur?
Hikayelerin bazıları ‘Annem, Kovboylar Ve Sarhoş Atlar’da birinci tekil şahıs diliyle yazılmıştır. Bu anlatım şekli oldukça meşakkatli ve zorludur. Dozunda ve nizamında yazılması, tadının yerinde olması gerekir. Ben diliyle yazmak bir yazar için çok bıçak sırtı ve tehlikelidir, iyi yazılmazsa öyküyü berbat eder. Bu kitaptaki öykülerin okura daha çok sokulması, üstlerine başlarına bulaşması için karakterlerin duygu durumunun, bu tekniği kullanmam gerektiğini biliyordum. Hatta diyebilirimki öyküler zaten bu şeklde kalemden çıktı. Bu dilin en güzel yanı okuru bir an da tutup yakalaması ve hikayenin içine çekmesi. Okur bir anda karakterle duygudaşlık kurar ya onun peşine takılır ya da kendini onun yerine koyar. İç konuşmaları sanki kendi yapıyormuş hissiyatı yaşar. Bir öykü yazarken karakterin duygusuna kapılmak, onun içini dışını kurcalamak, geçmişini kucaklamak, acısını, korkusunu, yalnızlığını paylaşmak önemli bir yazar için. Sanırım yazar olmanın en güzel yanı bir karakter yaratmak kadar o karaktere bürünmektir bir anlamda. Bunu yapabiliyorsak eğer hakkıyla, okur da o karakterde kendinden bir şey bulur.
5. Kitabın oldukça güçlü ve çarpıcı betimlemeleri var. Bu betimlemeleri yazarken ilham aldığınız yazarlar ve teknikler oldu mu?
İçimden nasıl geliyorsa öyle yazdığımı söyleyebilirim. Edebiyat biraz da metaforlar, benzetmeler yaratmak değil mi? Bir şeyleri başka şeylerle anlatmak, imlemek, göstermek belki de. Elbette okuduklarımdan, izlediklerimden, dinlediklerimden, şiirlerden, romanlardan, öykülerden, şarkılardan, fotoğraflardan, memleketin ve dünyanın hal ve gidişatından ziyadesiyle etkileniyorum. Gazetecilik bölümü mezunu olmanın faydalarından yararlanıyorum. Biraz daha çok soru soruyorum, araştırıyorum, sorguluyorum, toplumsal ve bireysel durumlara daha fazla hassasiyet gösteriyorum. Görünenin ardında gizlenmişleri merak ediyorum.
6. Okurların “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar”ı bitirdikten sonra üzerinde düşünmesini istediğiniz en önemli mesele ne olurdu?
Kitaptaki herhangi bir karakterle duygudaşlık kurmaları, acıları paylaşmaları benim için yeterli. Zaten ister istemez okurun zihninde öykülere dair bir düşünce ve duygu ortaya çıkacaktır. Bunun ne olması gerektiğini söylememeyi tercih ederim. Kitabın ardında bıraktığı duygu bulutu, tortusu ve lekesi her okurda farklı tezahür eder umarım. Önemli olan kitaptaki herhangi bir karakterin unutulmaması, hatırlanması. Belki de mesele olarak geleneksel, kutsal kabul edilen, iktidar tarafından dokunulmaz addelilen, güç atfedilen aile kavramına sorgulayarak ve şüpheyle bakılmasıdır. Çocukluk denen o cumhuriyete daha özenli ve dikkatli olunmasını umut ediyorum.
7. Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar Hür Yumer’den bir alıntıyla ona selam göndererek başlıyor. Turgut Uyar, Akgün Akova, Bilge Karasu’da dizeleriyle aralarda gülümsüyorlar başlarını uzatıp. Her biri için bir birer cümle söyleyecek olsanız neler söylerdiniz?
Hepsi de başucumda tuttuğum, sevdiğim, saydığım, yazdıklarına hayran olduğum yazar ve şairler. Edebiyatımızın ustaları, kilometre taşlarıdır her biri. Her daim hatırlanmalı, anılmalı isimleri, dizeleri zikredilmelidir. Bir şeyler yazarken bir yandan okumayı, sevdiğim şairleri yanımda yamacımda tutmayı, şiir sayfaları karıştırmayı seviyorum.
8. Edebiyatın, özellikle çağdaş edebiyatın bireysel özgürlükler ve toplumsal normlar arasındaki çatışmayı anlatma noktasındaki gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Edebiyat cevaplar değil ama sorular sordurmalı, sorgulatmalıdır. Yaşadığımız çağda edebiyat yenilenden, yoksuldan, ötekinden, güçsüzden, kurbandan, mazlumdan yana olmalıdır diye düşünenlerdenim. Vicdanım yazdıklarıma siniyor ne mutlu ki. Dert edindiğim, mesele yaptığım şeyleri kaleme almayı önemsiyorum. Gözlerimi sonuna kadar açıyorum görmek için gerçekleri, haksızlıkları, adaletsizlikleri, yanlışları, zorbalıkları, zalimlikleri, kötülükleri kaydediyorum zihnime. Edebiyat toplumsal olaylar içinde sürüklenen, hırpalanan, yok sayılan, görmezden gelinen insanlara, özgürlüklere, tutsaklıklara dair bir şeyler anlatmalı. Edebiyat hayatın kenarında, kıyısında, köşesinde değil tam ortasındadır. Toplumsal baskının, dayatmaların, sınırların, yasakların olduğu yerde insanı merkeze almak oldukça önemli edebiyat için. Ben öykülerimi can havliyle yazıyorum. Teşekkür ederim.
Kitaplara, kelimelere, edebiyata can havliyle tutunduğunuz ve bizlere de bu gücün ışığından pay verdiğiniz için çok teşekkür ederiz
