
elbet bir gün uyanır dünya
ve ben, rüyasını unutmuş çocuk gibi bakarım göğe –
çünkü ben kuşların soyundayım,
göğsümde uçurumlar kadar eski bir ötüş var,
ilimle tanıştım, vakit geceydi,
herkes susmuştu da bir kelime – ışık gibi – düşmüştü önüme.
dediler: düşün, kendini düşün, bir taşın düşmesini düşün
ve düşünmeyi düşün…
o zaman anladım,
bir tohumun toprakta yandığını,
bir sözün bin yıl öteden geldiğini
ve filozofların yorgun alnında saklı Anadolu’yu.
çünkü ben kuşların soyundayım –
yani rüzgârın, yani kanatla taşınan haberin,
yani mevsime itiraz eden göçün…
bir mabet duvarında unutulmuş ayet kadar yalnızım,
bir çömlek deseninde yaşayan hatıra kadar kırılgan.
aklım, bir dağın yamacında susan keçi çobanı;
kalbim, eski bir ağıt gibi taşlara yaslanmış.
ben hem mağaraya çekilmiş bir kelam,
hem de kıyametin eşiğindeki dizeyim.
çünkü ben kuşların soyundayım –
ve her düşüşümde
bir anlamın pençesine takılır dilim,
bir filozofun cümlesiyle başlar günüm.
anladım ki ne varsa,
ölçüsü yoldadır,
ve yol, Anadolu’dur.
çünkü yol,
ne bir çizgi, ne de bir menzil
yol: dilin kıyısında yıkanan suskunluktur –
bir annenin sessizce dua ettiği akşamdır,
bir bilgenin susarak anlattığı ders,
bir çocuğun ilk kez “neden?” dediği andır.
ben yolun içindeyim,
yani gövdesinde tarih biriktiren patikalarda,
yani taşlara yüzünü sürmüş meczupların ardında,
yani sabah ezanına eşlik eden kekliğin sesinde.
çünkü ben kuşların soyundayım –
her adımda bir göç başlatırım içimde,
bir taşla konuşur gibi susar kelimelerim,
bir düşün ardında eğilir alnım.
ilimle soludum bu yolları,
her virajda bir hakikatin pusu vardı
ve ben –
bir yolun kenarına ilişmiş düşünce gibi –
kendimi bekledim.
yol, dedim,
feleğin eğrilttiği zamanla konuşur,
bir mezar taşı gibi sabit görünür
ama aslında hep yürür.
kimse bilmez,
yol en çok suskunlara anlatır kendini,
çünkü onlar dinler
ve dinleyenler
yolu içlerinde taşır.
çünkü ben kuşların soyundayım –
ve her yol, sonunda Anadolu’ya çıkar.
