Neslihan Demir Sezgin – Fındıkkabuğu

Bu gecekonduya yerleşeli iki ay oldu. Öncesinde derli toplu bir dairedeydik. Orta halli ama güzeldi. En azından ansızın karşımıza çıkan fareler, uyurken tavandan tepemize akan yağmur suları yoktu. Yeni evimize kısa sürede alıştık. Artık farelere tuzak kurmuyoruz. Aslında yaramaz bir tekir, fareleri uzaklaştırırdı fakat onu da sefilliğimize ortak etmek istemedik. Zaten yakından bakınca gayet sevimliler. Zamanla yağmur, çamur da gözümüze romantik gelmeye başladı.

Evimizin bahçesinde bir kayısı, bir de elma ağacı var. Bu iki ağaç, bizim için birer anıt gibi. Baktıkça kazandıklarımızla kaybettiklerimizi kıyaslıyor, suskunluğumuzu büyütüyoruz. Komşularımız ara sıra kapımızı çalıyor. Onlara henüz alışamadık ama zamanla o da olur. Birbirimizden epey farklıyız. Onlar kendi gecekondularının sahibi, bizse kiracıyız. Yakında burası dümdüz edilir ve hepsi birkaç dairenin sahibi oluverir. Bir gece ansızın işgal ettikleri bu yerler, katmerli bir kazanç kapısı haline gelir. Bu beklenti, onlar için parlak bir geleceğin garanti belgesi. Komşularımızın, vaktiyle bir dönüm yer çevirmediğimiz için pek de akıllı olmadığımızı ima etmelerine aldırmıyoruz. Kurnazlık, hırsızlık gibi konuları bir tarafa bıraktık.

Oğlanın taşındığımızdan henüz haberi yok. Eski evden çıkarıldığımızı bilmiyor. Biriken kira borcumuzu, yaşadığımız türlü sıkıntılı süreci gizlemeyi başardık şimdilik. İstanbul’da hukuk okuyor kuzum. Son senesi, dersleri ağır. Bir de bizim halimizi kafasına takıp üzülmesin diye didiniyoruz. Özel ders isteyen olursa kemanını alıp gidiyor Ahmet. Kazandığını oğlana yolluyoruz.  Emeklilik yaşı geldi Ahmet’in. Dilekçe verdik. Umutla beklerken çalıştığı bazı yerlerde sigortasının yapılmadığını öğrendik. Şaşırdık kaldık. Yasal yolların hepsini denedik ama nafile. Bürokrasi bizim gibiler için “Dikkat! Ayı çıkabilir, taş düşebilir!” işaretleriyle dolu bir dağ yolundan farksız. Ona destek olmak için elimden geleni yapıyorum.

Ahmet her geçen gün umudunu yitiriyor. Aklı, oğlanın masraflarında. Elinden bir iş de gelmiyor ki. Müzisyen adam ne anlar esnaflıktan, ticaretten? Sabahtan akşama sobanın başında kara kara düşünüp duruyor. Benim elimden daha çok iş geliyor. Evlere temizliğe gitmeye başladım. Memnun kalmışlar benden, tekrar çağırdılar. Örgü örmeyi de ilerlettim. Akşamları bebekler için yelekler, battaniyeler örüyorum, birkaç durak ilerideki mağazaya veriyorum. Çok kazandırmasa da buna şükür. Böyle böyle halledeceğiz elbet diyerek günleri deviriyoruz.

Evde ne zaman sonlanacağı belirsiz bir bekleyişin her şeyi yutan sessizliği var. Tepetaklak olmuş hayallerimize sırtımızı dönmüş ortada gümbürdeyen sobaya bakarak kapı eşiklerinde oturuyoruz. Yuvarlanan birer kartopu gibiyiz. Hüzünlü beyazlığımız yıllar önce kurduğumuz hayalleri içine alıp büyüyor, hızlanıyor ve kor kırmızı sobaya çarpıp eriyor sanki.

O gün de diğerlerinden farksızdı. Duvarın dibine istiflediğim odun epey azalmıştı. Ahmet’i karla kaplı bahçede elinde baltayla odun kırarken düşledim. Ekmek bile kesemez ama hoşuma gitti onu filmlerdeki güçlü kuvvetli adamlara benzetmek. Biraz elim bollaşsın ilk iş ona bir oduncu gömleği alacağım, sıcak da tutar hem. Telefonun sesiyle uzaklaştım Ahmet’in farzımuhal kaslı kollarından.

Telefonu ben açtım. Oğlumuz değildi çok şükür. Ahmet, arayanın halası olduğunu anlayınca geçici bir rahatlamayla döndü sobanın başına. Uzun hâl hatır sormaların, romatizmasının, geceleri bir türlü ritmini tutturamayan kalbinin, yardımcı kadının buzdolabından tırtıkladığı türlü türlü zerzevatın içinden çıkıp sadede gelmeyi başardığında benim de kalbim ağzımda atmaya başlamıştı. Gözlerim parlak birer bilye gibi, ağzım yayılmış halde Ahmet’e döndüm. Konuştuklarımızdan habersiz olmasına rağmen içime serpilen serin sular Ahmet’e de sıçramış, bilinçsiz bir sevincin dalgalarındaymış gibi sallanmaya başlamıştı.

“Halan beni çağırıyor, muhakkak bekliyormuş. Birikim gibi bir şeyler geveledi, anlamadım pek.” derken bıraktım elimdeki telefonu.

Şaşırmış, sevinmiştik. Bunca zamandır ondurmayan Allah, dünyada unuttuğu kadın marifetiyle bize bir nebzecik umut yollayıvermişti. Ama neden? İki geri bir ileri yaşamaya alışkın bünyemize köksüz, yampiri bir sarmaşık gibi dolanmıştı bu sevinç.

Kendimi toparlayıp Ahmet’e sarıldım. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş!” dedim. Dudağının kıvrımına eğreti bir tebessüm değer gibi oldu. “Çok uzak!” dedi.

“Olsun, gider gelirim.” dedim.

Bu sebepten ceplerimizi, kıyıda köşede kalmış fincanların, bardakların içlerini, dolap çekmecelerini yoklayıp ne kadar bozukluk varsa toparladık. Acele tarafından hazırlanıp çıktım evden.

On beş dakikalık bir yürüyüşün ardından durağa vardım, ilk otobüse kendimi atmayı başardım. Tıklım tıklım otobüste bir saatten fazla yolu ayakta seyahat etmeme rağmen gık demedim. Şehir merkezinde bindiğim ikinci otobüs de kalabalıktı ama yolun yarısından sonra kendime oturacak bir koltuk buldum. Soğuk havaya rağmen sırtımdan ter akıyordu, avuçlarım nemden yapış yapış olmuştu. Heyecanlıydım. Gidiş yolundaki son vasıtam oldukça tenhaydı zira zengin muhite kalkan bu otobüste yaş gereği bedava yolculuk yapabilen birkaç kişi vardı. İnsanlar zenginleştikçe otobüsler ferahlıyordu.

Ön koltuktaki yaşlı adamın, ara sıra havalandırdığı kasketinin altından görünen gür saçlarında keskin bir makasın taze izleri vardı. Eski semtindeki berberine saç tıraşına gitmiş olmalıydı. Yan koltukta oturan teyze, ipek fularını takmış, beline bağladığı pahalı çantası ve kelebek gözlükleri ile elindeki alışveriş poşetinden yukarı fırlamış üç sap pırasa için yoldaydı. Kendi evinin köşesindeki market yerine iki durak aşağıdakine gitmişti kesin. Ne güzel meşguliyetleri vardı. “Benim oğlum mezun olsun da hele.” diye geçirdim içimden.

Allah’tan, bu yolculuk gösterişli sitenin tam önündeki durakta son bulmuştu. Güvenlik, hakkımdaki kısa soruşturmanın ardından haladan icazet almış, geçmeme izin vermişti. Heybetli binaların önündeki süslü bahçeleri, kameriyeleri, havuzları görmezden gelerek çıktım döner kapıya doğru uzanan merdivenleri. Zili çaldım.

Heyecandan soğuyan ellerim, gümbürdeyen kalbimle beklerken bina kapısı açıldı. Dokuzuncu katta indim asansörden. Yardımcı kadın açık kapının eşiğinde bekliyordu. Buyur edilip salona yönlendirildim. Hala, dört başı mamur salonda beni karşıladı. Küçücük kalmış, eğildikçe eğilmiş fakat ölmeye hiç niyeti olmadığını belli eden bir yaşam enerjisi ile dopdoluydu. Bir ona baktım bir de kendime. Parıldayan yüzüne şu içine tükürdüğüm hayatın hiçbir zulmü uğramamıştı. Çocuklarını zengin kapılara eş olarak yollamış, kocasını fuzuli bir ihtişamla ebediyete sepetlemiş, miraslardan miras seçmiş, bir eli yağda bir eli balda doksanı devirmişti. Maşallahtı. Aklımdan geçenleri savuşturup elini öptüm. Bu kadını ne zaman görsem iki gün kendime gelemezdim. Sohbetinden geriye, duvarları zımparalanmış kulaklarım, sürekli temas etme nezaketinden yorgun düşmüş gözlerim ve bana hangi arada zerk ettiğini anlayamadığım çeşit çeşit batıl inancı defetme çabalarım kalırdı. Ama bugün farklıydı. İsterse onu sonsuza kadar dinlemeye, bir ay yatak döşek yatmaya ya da korkudan aklımı kaçıracağım hurafelere taliptim. Nankörlük edemezdim. O, bir hayır işleyecekti ve ben bu sayede oğluma harçlık yollayacaktım.

Yardımcı kadın ne arzu ettiğimizi sordu. Öğlene doğru çıktığım yolda üç saat harcamıştım. Kahvaltı yapmayı bırakmıştık Ahmet’le. Tütün altı bir lokma ekmek ve çaydı boğazımızdan geçen. Acıkmıştım aslında. İnsan tutunacak bir umut doğunca acıktığını fark edebiliyordu. Kibarlığımı bozmamak için teşekkür ettim. Ellerimi bacaklarımın arasına alıp sessizce büyük halanın telefona sığdıramadığı sohbetin geri kalanını dinlemeye başladım. İçim içimi yiyordu. Aramızdaki mermer sehpanın üzerine kekler, börekler, fincan fincan kahveler gelip yerleşirken gözüm ikramlarda, aklım sebeb-i ziyaretimde, kulağımın yarısı haladaydı. Konuşmaya küçük bir ara verip bir lokmayı ağzına götürse ben de hemen tabağımı alacaktım elime ama yok. Onun, açlık çektiği şeyler hiçbir zaman benimkilerle aynı değildi. Zaman akıp geçiyor, yün dizlikler giymenin ona sağladığı faydalar üzerine bir şeyler anlatıyor, arada bir ayağa kalkıyor bu sırada kemiklerinden gelen kütürtüleri duyup duymadığımı soruyordu. Duymuyordum. Vallahi de billahi de duymuyordum. Boş boş baktığımı gördükçe o sesleri duyurma çabası gittikçe artıyordu. En sonunda onu, gönlünü hoş edecek şekilde onayladım da rahat ettik. Yalnızlığın ve unutulmuşluğun bütün arazlarını benim vasıtamla ölçüp biçiyor, sabır ikimiz için çok başka anlamlara bürünüyordu.

Farkında olmasa da aslında benimle geçirdiği süre onu yormuştu. Çok şükür ki zaman akşama yaklaşmış, kalkmak için elle tutulur bir bahanem olmuştu. Artık gitmem gerektiğini, malum yolun uzunluğunu, havanın da ne kadar soğuk olduğunu söyledim. Bunca saattir herhangi bir aksaklığı olmayan kulakları birden bire ağır işitir olmuş, yüzü buruşmuştu. Beni buraya çağırma sebebi aklına gelmişti nihayet. Müsaade isteyerek yanımdan ayrıldı ve pıtır pıtır çıktı salondan.

Halanın odadan çıkmasıyla börekten bir ısırık aldım, fincanın dibini kafama diktim. Az sonra elinde siyah bir poşetle içeri girdi hala ve demin kalktığı ikili koltuğa oturup poşeti yanına koydu. Yardımcı kadının gözleri, poşeti dolaşıp sehpanın üzerinde birikmişlere değdi. Hepsini kocaman bir tepsiye doldurup boşalttığı sehpayı ardında bırakıp uzaklaştı. Hala, biraz önce az duyan kulaklarını unutmuş, hayat dersleri kısmına gelmişti. Tutumlu olmaktan, tasarruf etmekten, kadınların her şeyi saklaması gerektiğinden bahsetmiş, malumatfuruş söylevine hayatın zorluğundan, devrin ekonomi devri olduğundan devam etmişti. Bir yandan yerin dibine giriyor diğer yandan dövüyor mu seviyor mu anlamadığım halinden korkuyordum. Uslu bir çocuk gibi dinledim durdum. Sonunda yanındaki poşeti sehpanın üzerine bıraktı. Ağzı düğümlüydü ve sesi para sesine hiç benzemiyordu.

“Uzun zamandır senin için biriktiriyorum. Bizim buralar hep kaloriferli. Soba olsa neyse. Lakin sizin işinize yarar. Kıymetini bil, hayrını gör.” dedi.

Bakakaldım. Ellerim varmıyordu açmaya. Yaşlılık lekeleri yürümüş titrek eller düğümün üzerinde gezinmeye başladı. Elmas yüzük, şekilsiz parmaklar, siyah poşet.

Dönüş yolundaki ilk otobüsten yanağımda kuruyup kalmış ince yollarla indim. Şehir merkezine gidecek diğer otobüs için durağa yürüdüm. Akşam çoktan çökmüştü. Soğuk hava daha da kavurucuydu ve kederin alev topu, burnumun ucunda oturuyordu. İşten çıkanların, okuldan dönenlerin kalabalıklaştırdığı durakta ne kadar bekledim bilmiyorum. Doğru otobüse binip binmediğimi de. Belki otobüse binmeme birisi yardım etti ve bir köşeye öylece bıraktı beni. Hatırlamıyorum. Sadece dönüyordum. Gidip de varamadığım bir yerden, bir şeyden dönüyordum. Yolları aydınlatan sokak lambaları ara sıra gözlerimi acıtıyordu.

Bindiğim altıncı otobüste artık ihtiyarlamış, omuzları düşmüş biriydim. Sanki bütün gemilerim batmış, heveslerim kursağımda kalmıştı. Son dönemeç, karanlık mahalle hududu göründü. Otobüsten inip rampayı tırmandım. Gecekondular geçtim. Hepsi birbirine benzeyen kaldırımlar, kapanmış küçük bakkallar, bacalardan aynı anda havaya salınan dumanlar, odun kokusu, yoksulluk ve poşet. “Elden gelen öğün olmaz olsa da vaktinde bulunmaz.” diyen annemi anımsadım. Güldüm kendi halime. Evde ne kadar yün iplik olduğunu hesaplamaya çalıştım. Rengârenk bebek kazakları, şapkalar, patikler tasarladım kafamda. Çok daha hızlı örme arzusu sardı içimi. Bahçeye bakan pencereyi örten tülü sıyırıp baharda çiçeklenmeyi bekleyen ağaçlarımıza baka baka, bata çıka, bir ters bir düz örecektim.

Kapıyı Ahmet açtı. Meraklanmış, beklemiş, tedirgindi. Hepsi ilk anda birer birer silindi yüzünden. Anlamıştı. Hiçbir şey sormadan bir bardak çay doldurup uzattı bana. Eşikte yan yana oturduk.

Hamallığını yaptığım ihtimal, öylece duruyordu poşette. Birkaç avuç fındıkkabuğu.