Tülay Sustam-Hanife Sevgi Soysal

Öyküde birden fazla anlatıcıya rastlıyoruz. Bunlar tanrı bakış açısı, Hanife, Mustafa, Ahmed, Kara Ali, gazete haberi, soru ve cevap (üstkurmaca) yazar.

Tanrı bakış açısıyla Hanife’nin öldürüldüğünden bahsediyor. Hikâyenin içindeki anlatıcılar bekleme salonunda numara almış gibi sırası geldiklerinde Hanife’nin ölümünün öncesini anlatmaya başlıyorlar. İç monolog olarak karakterin anlatısı ise hikâyenin öncesi. Hikâyenin en sonunda tekrar tanrı bakış açısı devreye giriyor. Hikâyenin anlatıcıları Hanife ile nasıl bir araya geldiklerini, buluştuklarını ve Hanife’nin nasıl öldürüldüğünü anlattıktan sonra yazar anlatıcılar sonrası okura soru soruyor. Hasan’ın Almanya’da neler yaptığı ve Hans ile hikâyeyi bitiriyor. 

Hikâye anlatımı olay örgüsü açısından sırasıyla değil de flashback ve flashforward tekliğiyle anlatılıyor.  Önce Hanife öldürülüyor sonra Hanife konuşuyor. Anlatıcı (Tanrı bakış açısı) soru ve cevapla hatta gazete haberiyle yola çıkarak ürettiği bir şey olduğunu (üstkurmaca) olarak vurgu yapıyor.

Anlatıcıların kendilerinden bahsederken, “Kız Hanife dedim kendime,” Hanife’nin anlatımını, “Ulan Mustafa dedim kendime” Mustafa’nın anlatımını görüyoruz.

“Karanlıkta görünmedi derenin değişen rengi,” Hanife’nin öldürülmesi ne ilk ne sondu. Karanlık olaylar zinciriydi sonu da gelmeyecekti. Hanife sadece bu kaderi yaşayan kadınlardan biriydi. Kadının üzerinde erkeğin her türlü psikolojik baskısı, şiddet ve kaba kuvvet uygulaması defalarca tekrarlanan bir olaydı. Cezası çekilmedikçe sonu gelmeyecekti. Köy halkının eğitimsizliği, kadının bir erkeğin buyruğu altında olması, el alemin düşüncesinin ve kaygısının yaygın olması, kuşaktan kuşağa hiçbir şeyin değişmemesi karanlığın aydınlığa çıkışının çok zor olduğu anlatılmaktadır.

“…Köyde horozlar başladı ötmeye,” İnsanın başına iyi veya kötü bir iş geldiğinde bu haberin çok çabuk yayıldığı hatta bu haber kötü haberse iyi haberden daha çok bahsedildiği, birin üstüne bin eklenip farklı bir şekilde anladığını asla olayın aslını yansıtmadığı horozun örmesiyle vurgulanmaktadır. Horoz olarak nitelenen erkeğin duygu ve düşüncesi ön plandadır. Nitekim hikâyede bunun en can alıcı yeri ise Hanife’nin ölümünden sonra köy halkının gündelik hayatlarına çok çabuk geri dönmesi ve işleriyle meşgul olmalarıyla anlatılmaktadır.

Hanife’nin tülbenti hikâyenin metaforudur. Tülbent uçuyor, takılıyor, tekrar uçmaya devam edip yine takılıyor. Tülbentin doğan güneşle kavağın tozlanan yapraklarına takılması, erkekliğini ispatlayamamış bir erkeğin kötü emelleri uğruna güneş gibi parlak ve taze bir bedenin tarihin tozlu yaprakları arasında yok olması. İstediği dışında karanlığa gömülmesi ve derenin renginin değişmemesiyle bir erkeğin bunu yaparken utanç duymaması. Ne zamanki cip geliyor tülbent kurtulup kaçıp gidiyor. Cip ile devletin kurumlarında çalışan yetkili insanlar gelince köyün içinde dolaşan dedikoduların, yerli yersiz ithamların hakimiyetini ele alıyor. Güneş kayboluyor yani Hanife öldüğünden onu geri getirmek mümkün olmadığından karanlık çöküyor. Karanlığın Hanife’yi alıp götürmesiyle olay yerinden kadınlar gidiyor. Erkek egemen toplumunda kadının gitmesiyle hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı vurguluyor.

“Hanife’nin kanının kuruması ve üzerine sineklerin konması,” Hanife’nin gövdesinin kavağın gövdesiyle bütünleşmesi. Heybetli, boylu poslu bir adamın erkekliğini tam anlamıyla yerine getiremeyip (meyve veren bir ağaçtan bahsedilmemesi) aksine kavak gibi dalsız ve budaksız olması bunun ispat yolunun kendi eksikliğinden ziyade Hanife gibi genç bedende oluşuma sebep olacağı ve ispat yolunu gösteriyor. Hanife’nin kanı kuruyor çünkü metin boyunca kanının yerde kalmayacağı ve olayı gerçekleştirenlerin cezasını çekeceği vurgulanmıyor. Kanı, kavak gibi kuruyor. Üremesi yani soyunu devam ettirmesi artık mümkün değil. Dolayısıyla Hanife bir pislik gibi gösterilip, ayağı çamurdan çıkmayan, namuslu kadın profili çizilmediği için üzerine ancak bir sinek konabilir. Meyve vermeyen ağacın üzerine meyve sineği konacağı hali de yok. 

Dursun’un bebekliğinde geçirdiği havaleden sonra heyecanlanması ve konuşamaz olması, Dursun’un bebekliğinde ağladığında onunla hiç ilgilenilmemesi ağlamasının bitince kendi kendine susmayı öğrenmesi. Bir nevi büyükleri tarafından söz hakkı verilmeden iler ki yaşlarda hep susturulacağı vurgulanıyor. Havale bir hastalık olmasına karşın günlük işlem portföyü açısından baktığımızda birinin hesabından, bir başkasının hesabına gitmesi olarak düşündüğümüzde olay Dursun’da kalıyor. Olay gerçekleşiyor fakat karşı tarafa sözü geçmiyor. Konuşamıyor. Çünkü onun öncesinde üst perdeden çok fazla konuşanlar var. Konuşsada sesi duyulmuyor.

“Çocuğun biri yerden aldığı taşı Hanife’ye fırlatıverdi,” Hikâyenin kilit noktalarından biri de bu anlatım. Bir çocuk Hanife gibi birini ne kadar tanır? Olayı ne kadar algılayıp analiz edebilir? Elma ağacının altından armut toplanamayacağının en belirgin örneğini görmekteyiz. Çünkü çocuk ebeveyni örnek alıyor. O yüzden o da bir erkek evladı olarak erkek egemen toplumunda kendisini ispatlama çabasına giriyor. Özdemir Asaf’ın, Jüri’sinde olduğu gibi, “Bütün renkler hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler.” Çocuğun eline taş alıp atması bir anlamda şeytan taşlanması olarak da algılanabilinir.

“Güneşin az alçalması, kavağın gölgesinin uzaması,” Her şey zıddıyla varlığını sürdürür. Freud, tekinsizlik olgusunda vaktiyle tanıdık olanın bize yabancılaşmasından bahseder. Güneş alçalmasaydı, kavağın gölgesi uzamayacaktı. Başka bir anlamda baktığımızda iyilik olmasaydı kötülüğün ne demek olduğunu bilmeyecektik ya da siyahı beyazın varlığıyla anladık.

“Beşibirlik” üzerinden, tecavüz eden kişinin “Bana beşibirlik taktılar,” diyor. Tecavüz eden kişinin anlatımını beşibirlik üzerinden anlıyoruz. “Ona taktığım beşibirliği abisi satmış,” diyor. Hâlâ günümüzde de pek çok örneğini gördüğümüz bir erkek, bir kadına herhangi bir takı taktığında onu himayesi altına almış ve üzerinde her türlü hakkı olması gerektiğini kendisinde bir rütbe gibi hisseder. Galeriye gidip arabayı beğenince, arabanın bedeli üzerinden kaparo bıraktıktan ya da yatırdıktan sonra arabanın alacak kişi tarafından  sahiplenilmesi gibidir. Parasını ödedikten sonra arabaya istediğin gibi binebilirsin.

“Kahvede tavla oynanmaynan geçer mi bu dert, orda burada oynaşmaynan,” Çocukluğumdan beri belki de en çok tanıklık ettiğim olay erkeklerin kahvede tavla ve okey oynamasıdır. Babamın kahvesi vardı. Kahveyi amcamlar işletiyordu. Her okul çıkışı kahvenin önünden geçtiğimde pencerelerden hakaretler ve küfürler sokağa taşardı. Evinde anne ve babasına ya da karısına söz geçiremeyen erkekler kahvede hemcinslerine üstünlük taslardı. Kılıbık olmak, kahve ortamında halının tozunu halının altına saklamak gibiydi. Dikkat edilirse erkekler tavla ya da okey oynadıklarında zarları çok sert atarlar ve okey taşlarını birbirine vurarak çok ses çıkartırlar. Aslında vurdukları taş kadındır. İşte bu da erkekler arasında birbirlerine üstünlük sağlama çabasıdır. Bütün kâğıt oyunlarında ise hızlı hızlı dağıtırlar. Elindekinin değerini bilmeden savurmanın peşindeler. Oyun içindeyken oyundan haz almadan skor peşinden koşarlar. Nitekim hikâyenin ilerleyen bölümünde büyük tarlaya hayvan saldıklarını ve bundan dolayı o yıl tarlayı ekmediklerinden bahsedilir.

Hikâyede sopayla boz ineğe vurulmasından kaynaklı boz ineğin sırtının kanaması ve işçiye tonla para verilmesinden gücünün daha fazla olmasıyla çok çalışması gerektiği anlatılırken metinlerarası bir özellik karşımıza çıkar. Murat Gülsoy’un, “Tanrı Beni Görüyor Mu?” öykü kitabında “Kendi Üzerine Kapanan Köle” adlı öyküsünde iki kahraman efendi ve köle olarak birbirine dönüşürler. Dönüşüm kişinin kendi özüne dönüşümüdür. Öteki benini tanımakta ve onu kabullenmektedir. Hegel’in efendilik ve kölelik ilişkisi üzerine yazdığı metin efendinin kölesini, kölenin efendisini tanımasıdır.

“Kaymukam karıları gibi giyinip otomobile kurulucam,” Kadının bekârken babasına, abisine, erkek kardeşine söz geçiremediği gibi çalışma hayatında patronu tarafından, evlendiği zaman eşinin yanında bir türlü sözünün geçmediği vurgusu yapılmaktadır. Söz geçirilmenin bir üstünlük ve çok emek harcanarak bir mevki ya da basamak atlandıktan sonra ancak elde edilecek bir olgu olduğu “kaymukam karısı” olmanın gücüne dayandırıyor. Onun dışında  hiçbir vasfı olmayan biri olduğundan sözün geçmesi de mümkün değildir. Bir anlamda da itibarın giyim kuşamla ortaya çıkabileceği örneği verilmektedir. Kaymukam karısı gibi giyinince evdeki kocaya sözü geçmezse emrinde bir şoförü olacak ki ona buyuracak ve ona söyleyecek içinden geçen her şeyi.

Devlet görevlisi erkeklerin giydikleri gömlek ve pantolonların jilet gibi ütülenmesi, kol düğmeleri, baston kullanmaları, ceket yaka cebine ya da mendil koymaları, kemer ve ayakkabılarının aynı renkte olmasına özen göstermeleri, kol saatleri, saç kesimleri ve sürekli traşlı olmaları gibi dış görünüşe hitap eden her şeyin göz doldurulacağı kanısına varılırken yanında bulunan herkesin ayak uydurma zorunluluğuna dikkat çekmesi vurgulanmıştır. Mevlanâ’nın, “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok,” sözünde olduğu gibi kıyafet insanın kimliğinin önüne geçmemeli.

“Kahvenin karşısındaki çeşmeden su dolduran kızlar musluğu kapatmadan gitmesi,” Kara Ali, esasında kahvede olmasına rağmen aklı cinsellikte. Çeşme akarken suyun boşa gitmesinden yakınmaktadır. Aslında görünüşte akan sudan ziyade körpe, kadınlık görevini yapabilecek kızlarda aklının olmasıdır. Kaynağın kökünü bildikten sonra kahvede geçen zamanın boşa gitmesi anlatılmaktadır. O yüzden Kara Ali’nin gözüne akşamdan sabaha uyku girmez. Sürekli aklı çeşmeye su doldurmaya gelen kızlardadır. Kara Ali’nin istekli olmasının yanı sıra Ahmed ise isteksizdir. Öyküde bunu kavak ağacının başında saatlerce bekleyip elindeki kuru dalla yere çizdiği şekillerden anlamaktayız.

Almanya’dan Hasan’ın gazete haberini okuması kötü Almancası’yla Hans’a çevirdi mi? Hans’ın inanmaması. Burada yine metinlerarası bir göndermeye olduğunu anlıyoruz. Kafka’nın, “Dönüşüm” kitabında Gregor Samsa, huzursuz düşlerinden uyanarak bir böceğe dönüşmüştü. Tıpkı öyküde olduğu gibi Hasan’ın, Hans’a dönüşmesi gibi. Bir başka örnek vermem gerekirse Benjamin’in edebiyatımızda Bünyamin olarak yer alması gibi.

Hanife öyküsü konusu, işleyişi ve anlatmak istenen temasıyla aslında William Faulkner’ın “Emily İçin Bir Gül” öyküsüne benzemektedir. Hanife öyküsünde bir kadının ölümü sonrası köyde gelişen olaylardan bahsederken, Emily İçin Bir Gül öyküsünde bir kadının babasını yani bir erkeği öldürmesiyle kasabadaki olaylar anlatılmaktadır.

Emily İçin Bir Gül öyküsünde fare zehriyle öldürülen Homer Barron’un ceset kokusu kasabaya yayılmaktadır. Zenci uşakta bir nevi köle ve Emily’e tutkuyla bağlı. Hayatını ona adamış. Öyküde bahsedilen kırbaç cinselliği temsil eden bir figür. Hanife’nin tülbenti gibi. Saçlarını kestikten sonra Emily deliriyor. Bir kadın saçlarını kesiyor ya da kestiriyorsa artık bir şeye isyan ettiğinin göstergesi. Emily saçlarını kendisi kesiyor. Babası dâhil hayatında bulunan bütün erkeklere karşı koyma biçimi olarak saçlarını gözden çıkarıyor. Hanife öyküsünde meyve vermeyen kavak ağacı anlatılıyor.

Toplumdan dolayı büyük bir baskı var. Emily onlar gibi davranmadıkça daha çok baskı artıyor. Homer Barron eşcinsel. Emily için cinsellik önemli değil. Zorba babadan, kurtularak bir aşk yaşama isteği. Çünkü karşısında genç kızlık düşlerini yıkan bir baba var. Soylu bir kişiyle yaşamını sürdürme arzusunu da görüyoruz. Saçlarını kestirip Homer Barron ile tanışınca bunu başka bir biçimde gerçekleştirmenin yolunu arıyor. Hanife’nın Kaymukam karısı olma isteği. O ayrışmayı yaşamak için o sorunu tekrar ediyor. Aslında baba yerine koyduğu birisini bulmak istiyor. Fare zehriyle zorbalıktan kurtulmanın yolu babayı öldürüyor. Yataktan çıkan saç Emily’in saçı. Sevgili olarak tam 40 yıl boyunca her gece onun yanında yatmış. Hanife öyküsünde Kara Ali’nin her gün gittiği ve bütün gün kahvenin karşısındaki çeşmeden su dolduran kızlar musluğu kapatmadan gitmesiyle ömrünü geçirmesi.

Öykü de anneden hiç bahsedilmiyor. Baba çok baskıcı olduğundan anne de ortada yok. Kız, kimliğini kaybetmiş. Hanife’nin ailesi de yok. Kimliğini kazanması için anneden ve babadan ayrışması gerekiyor. Elektra kompleks yaşıyor. Elektra kompleksi, odipal komplekste bir nevi bilinç dışında anne babayı öldürmek gerekir. Dış dünyaya yönelip cinselliği başkalarıyla yaşamak için. Çocuk zihinde anne ve babayı öldürmek gerekir.

Kızların hayatı boyunca karşısına çıkan bütün erkekler baba konumuna geçer. Onun içinde başarısız olur. Çünkü karşısında hep babası vardır. Homer Barron’un eşsiz bir hedef. Homer Barron, Emily’den cinsel bir isteği olmayacak aynı zamanda bir sevgili olacak. Aynı zamanda baba olacak. Hepsi bir arada, onun için Homer Barron’u hedef olarak seçmiş. Hanife öyküsünde Ahmed’in cinsel isteksizliğinin kavak ağacının başında saatlerce bekleyip elindeki kuru dalla yere çizdiği şekillerden anlamaktayız.

Topluma bu kadar başkaldırmış, ayrı bir birey olmayı göze almış çok güçlü bir kadın portresi Emily. Erkekler ne kadar kendisini eleştirse de bir yandan da hayranlık duyuyor. Kasaba da Emily gibi boyun eğmeyen bir kadın yok. Herkes gizliden Emily’e hayran.

Kireç bahçeye ve kilere dökülüyor. Homer Barron ise yukarıdaki odada. Onlar bahçeden çıkarken pencerenin ışığını yakıyor. Onları görüyor. Toplumun uyandığını meseleye nasıl baktığını anlıyor. Onların şüphelerini gidermek için kendisi cesede kireç döküyor. Hanife’nin kanının kuruması ve üzerine sineklerin konması.

Odayı güllerle donatmasının yanı sıra öykünün içinde nekrofiliye vurgu yapılıyor.  Ölü bedeniyle birlikte olma. Babayı da, sevgiliyi de ölü olarak arzuluyor. Bu da savunma mekanizması. Dolayısıyla kendisinden cinsel istekte bulunmayacak kişi eşcinsel ve ölü. Hanife öyküsünde Dursun’un bebekliğinde geçirdiği havaleden sonra heyecanlanması ve konuşamaz olması, ağladıkça susturulması. Toplumdan kopuk yaşamanın, toplumu aşağılamanın, aşırı baskının Emily’in bedenini bir hapishaneye dönüştürüyor. Cinayet işleyerek erkek egemen topluma ve erkeklere hâkimiyet kurma isteğini görüyoruz. Bilinçaltında babasından ve onu boğan çevresinden intikam alma duygusu. Meydan okuma girişimi. Ben ilkesi yani gerçeklik ilkesi evinde soylu ama sürekli yoksul olduğu gerçeğini de sürekli ortaya çıkarıyor.

Emily’i dünyanın gerçekliğine bağlayan mesele vergi. Toplum içinde sürekli topluma bağlı yaşadığının göstergesi. Zenci onun isteklerini karşılayan bir anne kordonu gibi. Besin ve su getiriyor. Vergi vermeyerek toplumu reddediyor. Toplumda ona hiçbir şey yapamıyor.

Belediye Başkanı Albay Sartoris iktidardayken Emily’e hayranlık biraz da babasına olan saygınlık neticesinde Emily’nin hayata tutunmasını, para kazanmasını sağlayacak öğrencilerin gelmesini sağlıyor. Sonradan da vergiden muaf tutuyor. Hanife öyküsünde Kaymukam karıları gibi giyinip otomobile kurulucam demesi köye ciplerle devlet görevlilerinin gelmesi.

Öykünün adının A rose for Emily (Emily İçin Bir Gül) olmasının nedeni bir genç kızın babası ve ona hayranlık duyan erkekler tarafından kendisine bir gül alınıp verilmemesi. Değerli olduğunun hissettirilmemesi. Eğer bir gül alınmış olsaydı onu kurutup saklayacaktı. Emily ise Homer Barron’u kendi yatağında yorganla yatak arasında kurutuyor. Hanife öyküsünde ise Hanife kavak ağacında öldürülüyor. Hayatına son veriliyor. Bir çiçek olan kadın meyve vermeyen bir ağacın gövdesinde kuruyor.

2 Yorum

  1. Hanife isimli öyküyü okumadım lakin yorum ve incelemelerinizden okumuş kadar oldum.Oncelikle kaleminize sağlık.Detayli bir inceleme olmuş.Oykuyu her açıdan ele almış olmakla birlikte okuyucuya yansittiklarindan yola çıkarak karşılaştırma yapmanız da ayrı bir keyif verdi.Tekrar emeğinize saglik

  2. Merhaba Sibel Hanım,

    Öncelikle değerli vaktinizi ayırıp incelememi okuduğunuz ve yapmış olduğunuz içten yorumunuz için teşekkür ederim.

    Edebiyatın dostluğuyla nice paylaşımlara.

    Sevgilerimle.

Yorum yapın