Yağmur, kasabanın üzerine bir sır gibi düşüyordu. Ne şimşek çakıyor, ne de gök gürlüyordu; sadece sessizlikle yarışan bir su sesi vardı. Sokak lambalarının altında biriken su, titreyen yansımalarla kendi gökyüzünü kuruyordu.
Adam, dar taş sokaktan ağır adımlarla yürüyordu. Elinde yıpranmış, kenarları sararmış küçük bir defter vardı. Kapağı kabarmış, sayfaları nemden şişmişti. Sağ eli cebinde, sanki orada unuttuğu başka bir şey varmış gibi sıkılı duruyordu.
O defter, yıllar önce ona kadın tarafından verilmişti. İstasyonda, trenin kalkmasına birkaç dakika kala…
“Buna, söyleyemediklerini yaz,” demişti kadın.
Adam, “Ya hiç söyleyemezsem?” diye sormuştu.
Kadın, gözlerini kaçırarak, “O zaman sayfalar seni affeder,” demişti.
Defter hep yanında oldu, ama sayfalar hep boş kaldı. Onca yıl boyunca kelimeler boğazında bir düğüm olarak kaldı. Bugün farklıydı. Bugün, yağmur bile ona bir şeyler fısıldıyor gibiydi. Defterin ilk boş sayfasını açtı, kalemi eline aldı.
“Sen gittiğinde, geriye kalan hiçbir şey sensiz olmadı. Sandalyeler sensiz, pencereler sensiz, aynalar bile sensizdi. Kendime bile yabancı kaldım. Seni unutmak, bir dili unutmaktan daha zor…”
Mürekkep damlaları yağmurla birleşip sayfanın kenarına yayıldı. Adam yazmaya devam etti.
“Yıllar geçti. İnsanlar geldi, gitti. Ama ben hep aynı masada, aynı kahvede, aynı sokakta seni bekledim. Belki dönersin diye kapımı kilitlemedim. Belki dönersin diye başkasına bakmadım. Ve belki dönersin diye hâlâ buradayım.”
Sonra defterin son sayfasına geldi. Sayfa, boş değildi.
Mürekkebi hafifçe solmuş satırlar, onca yıl boyunca orada beklemişti:
“Bir gün bu sayfayı okursan, bil ki seni hâlâ bekliyorum. Çünkü bazı insanlar gitmez; sadece başka bir yerde yağmur olurlar.”
Adam defteri kapattı. Yağmur, yüzünden süzülüyordu ama o fark etmiyordu. Sokakta kimse kalmamıştı. Uzaktan, tren istasyonunun paslı düdüğü duyuldu.
Ve o an anladı…
Bütün bu yağmur, onun gelmeyen adımlarının sesiymiş.

