Seninle bir geçmişimiz var inkâr edemezsin. Unutmuş olabilirsin, hatırlatayım. O gün, yıllar önce kim bilir kim tarafından duvara yapıştırılmış bir broşür bizi birleştirdi. Şimdi adı sanı kalmamış seyahat acentesine ait. Gözlerimiz tam bir dakika on saniye o broşüre takılı kaldı. Ortak geçmişimiz ne kadar az bir süre deme, seni tanımama yetti.
Palmiyelerin sıralandığı yolun sonu denizdi, uysal bir deniz. Kumlara uzanmış bikinili kadın güneşleniyor. Altmışlı yıllar, bu benim fikrim. Yıpranmış broşürün uzun yıllar burada asılı kalmasına sen de şaşırdın. Nemden yer yer kararmış, boyası akmış duvarda eski zamandan kalan bir iz. Renkleri canlılığını yitirmiş, bikinili kadının üzerine uzandığı havlunun desenleri silinmiş, varla yok arası. Poster ebadındaki broşürün ayrıntılarını birlikte inceledik. Bir dakika on saniyede.
Güneşlenen kadının dalgalı saçları sarı, beli inceydi. Kadına özendin, o zaten sendin. Hemen yanına havlumu serip uzandım. Güneş yakıyordu. Başımızın üzerinde plaj şemsiyesi olsa saatlerce yan yana uzanabilirdik. Sıcaktan bunaldığımızda el ele tutuşup denize koştuk. Denizde hafif bir dalga vardı, su soğuktu. Ürperdik, yine de ellerimiz birbirinden ayrılmadı. Kararlı birkaç adım attık, kendimizi suya bıraktığımızda çözüldü ellerimiz. Yarışırcasına yüzdük, sen hızlıydın, arada durup beni bekliyordun.
Kıyıdan epey uzaklaştık, ıssızlığın ortasında kıpırtısız durduk. Geri dönmek istemiyorum dedin, hep burada, suyun içinde derimiz buruşuna dek duralım, hatta sonrasında da. Bilemiyorum, nasıl olur, nasıl yaparız diyecektim ki istediğim bu deyip son noktayı koydun. Bakışlarım bir açıklamayı hak ediyordu, konuşmana devam ettin. Karada kendimi işe yaramaz hissediyorum. En kötüsü de kuruyorum. Kulaç attığımda içimde dizginleyemediğim bir güçle bambaşka bir şeye dönüşüyorum. Üzerimde parlayan güneşle bambaşka birine, anlıyor musun? Yorulmuştum, su yutmuştum. Hadi beni baştan çıkar denizkızı dedim. Yaklaştın, gözlerin buğuluydu, sanki az önce konuşmamış da ağlamıştın. Kollarını boynuma doladın. Deniz yorgandı artık, usulca üzerimizi örttü.
Dirseğini masaya, yanağını da elinin üstüne dayamışsın. Gözlerin kapalı, uyudun mu? Senin için yatak hazırladım, çekinme lütfen. Ben dışarıda olacağım, dinlenmene bak. Söylenmenin, bağırmanın bir anlamı yok, ikimiz de kaderin tahripkâr elinde oyuncak olduk. Bizimle oynayıp bir kenara fırlatacak. Bir an önce bunu kabullensen iyi olur. Anlıyorum karşımda acıdan kıvranıyorsun, çünkü bir zamanlar iyi yaşamışsın. Şimdi ise yeni bir dünyanın doğuşuna benimle tanıklık edeceksin. Halinden utanıyor musun, yoksa utandığın ben miyim?
Tamam, korkma. Hemen çıkmam dışarıya. Bana güvenebilirsin. Seni buraya getirirken canını yakmadım. Azıcık sürükledim evet, sen de karşı koymasaydın.
Dedim ya seninle ortak bir geçmişimiz var. Bunu inkâr etmiyorsun öyle değil mi? O gün o metruk binada ne işin vardı, yüksek topuklularınla hem de. Güçlü baldırların nasıl da gergindi. Senin gibi etine dolgun şık bir kadına ömrümde o gün olduğu kadar yakın olmamıştım. Parfümün önce havada dans etti sonra burun deliklerime koku şöleni yaşattı. Sen de benden etkilendin çünkü senin çevrenden değilim. Tere, pisliğe filan bulanmadım, karalamaya çalışmana göz yumamam. Pahalı kokularım yok, şimdilik, gelecekte olmayacak anlamına gelmez. Her şey sana bağlı. Seninle ne yapacağımıza birlikte karar vereceğiz. Gördün mü bak, nasıl da anlayışlıyım. Benden korkma, en önemlisi de iğrenme! İki kat kıyafetim var, haftalık yıkayıp değiştiririm. Senin güzel hatırına paraya kıyıp yeni bir gömlek ve çamaşır alabilirim. Sana da rahat bir şeyler, yanlış anlama, eşofman gibi.
Neden ben, diye soruyorsun. Fiziki güzelliğinin yanında için de güzel. Hani dere kenarında berrak suya baktığımızda içindeki taşları capcanlı görürüz ya senin saklı güzelliğini de öyle net gördüm. Uyumayacaksan masalımıza devam edeyim.
Biz denizde sarmaş dolaş olduğumuzda güneş kızarmış, tüm gök alev almıştı neredeyse. Kollarını ve bacaklarını hazza bulanmış bedenimden çözüp ufka doğru yüzmeye başladın. Ben de arkandan. Başını geriye çevirip hadi dedin, yakalayalım şu ateş topunu. Aşk sarhoşu olduğunu düşündüm o an, deli kız divaneyim sana. Hırsla attın kulaçlarını yine de yakalayamadın oyuncağını. İnce bir tül gibi çöktü karanlık. Açıkçası gündüz gözüyle denize girmeyi tercih ederim ama o gün olağanüstü bir gündü, denizde olmaktan yakınmadım. Sanki kayıplara karışmıştık, dünya üzerinde yoktuk, hoşuma gitti bu fikir. Yorulduğumu, kollarımı, bacaklarımı zorla hareket ettirdiğimi yadsıyamam. Geri dönemeyeceğimi, buna gücümün yetmeyeceğini biliyordum. Sen az ileride yüzerken bunun önemi yoktu, mutluydun, mutluyduk. O an deniz beni içine çekse gam yemezdim, denizde yaşadıklarım otuz yıllık yaşamımı buruşturup atabilirdi.
Ada göründü, filmlerdeki gibi bağırdın. Gözlerimi kısıp baktım, küçük kara parçası. Bizim için, saadetimizin devamı için oraya konmuş olmalı. Tanrı yukarıdan seyretti bizi ve devam etmemize karar verdi. Suyun beni yutmasına gönlü razı olmadı. Başka türlü bir açıklaması olamaz adanın. Umut olunca güçleniyor insan, hızlandım, yeniden yan yanaydık. Kısa süre sonra ayaklarımın kuma değdiğini duyumsadım, işte dedim yere basabiliyorum. El ele yürüdük cennetimize. Palmiye ağaçlarının altına uzandık, sarhoş edici bir saadet tüm hücrelerime yayıldı.
Su kaynattım, sallama çay içer misin? Masal bitsin yiyecek bir şeyler almaya çıkarım. Uslu uslu beklersin değil mi? Seni etkilediğimi düşünüyorum. Neden mi, anlattıklarımdan ötürü. Zamanında daha fazlasını yapardım; yazardım. Sonra tüm o ilaçlar… Neyse, canını sıkmak istemem. Misafirimsin bir süre. Çevren geniştir, peki pahalı saatler takan adamlar benim gibi masal anlatıyorlar mı sana? Çocuk olmadığının farkındayım, o halde masal demeyelim, hikâye diyelim olmaz mı? Sen de pek aksisin. Soğutma çayını.
Aç olmamızın bir önemi yoktu, birbirimizin kollarında doyurduk karnımızı. Güneşin ilk ışınları tenimize değdiğinde göz alıcı bir yeşilliğe uyandık. Tuhaf bir şekilde aynı rüyayı görmüşüz. Sen denizkızı olmuşsun ben adada yaşayan ihtiyar balıkçı. Huzur vardı o rüyada, elimle dokunabileceğim somut bir şeydi sanki. Neden olmasın dedim, artık denizkızısın. Eksik olan kuyruğun ve pulların mı, zamanla onlara da kavuşursun. Birlikte adamızı gezdik, olgun muzlardan yedik. Tropikal bir adada olabilirdik ya da sıradan bir adada, ne önemi var, hem böğürtlen çalıları bereketliydi. Balık tutabilirim, dedim. Henüz nasıl yapacağımı bilmiyordum ama sakin kafayla düşünürsem bulurdum bir yolunu.
Bir bardak daha içer misin, kahvem yok, kusura bakma. Aslında balık söz konusu olduğunda keşke dedim bir babam olsaydı da onunla balığa çıkmış olsaydık. Nasıl yapacağımı daha kolay bulurdum. Şu baba meselesini içimden düşündüm, güzelimin üzülmesini ister miyim? Dışımdan konuştum mu, hay aksi! Senin baban vardır, hatta annen de. Ne güzel. Duygu sömürüsü yapmıyorum, hemen söylenme. Biz o adada, sen ve ben, dünyanın kötülüklerinden, insanların çirkinliklerinden uzaktık. Anneye, babaya ihtiyacımız yoktu.
Adada yaşadıklarımızı geleceğe aktarmalıydık. Başbaşaydık, karnımız toktu ama adada yapılacaklar kısıtlıydı. Yaşlı ağaç gövdelerini, kalın muz yapraklarını kâğıt, ucu sivriltilmiş ince dalları kalem yaptık, yazdık. İşin içine hayal gücümüz girdi: Sen denizkızı olup açıklarda seyreden tekneleri güzelliğini kullanıp adaya çektin ben de korsan olup zengin teknelerini soydum. Küçük adamızda görkemli bir yaşamımız oldu; ince kadehlerde şampanyalar içip havyar yedik. Narin boynun mücevherlerle ışıldadı, ipekli kumaşlar vücudunu sarıp seni tanrıçaya dönüştürdü. Ganimetlerden ben de payıma düşeni aldım, pahalı güneş gözlükleri, purolar, saatler… Yirmi birinci yüzyıl efsanesi şekilleniyordu yazdıklarımızla. Kumdan şato inşa etmiştim, on odalı. Kokulu çiçeklerden duvar kâğıtları, yosunlardan halılar, kurumuş yapraklardan yatak… Ada her ihtiyacımızı karşılıyordu. Zamanla büyük balıkları eğitip hizmetkârlara dönüştürdüm. İşlerini bitirip denize dönüyorlardı. Böylelikle şatoda fazlalık olmuyorlardı. Gecelerimiz hep iki kişilikti.
Yine bir gün albatrosa atlayıp bulutları ziyarete gittiğimi yazıyordum ki gerçekten bir tekne göründü. Devasa bir yat! Canım sıkıldı, umarım fazla yaklaşmadan giderler dedim, ada hayatından memnundum. Sen çıldırmış gibi bağırmaya başladın, buradayız, buradayız… O an inanamadım, gitmek istiyordun, iki kişilik dünyamızdan gitmek! Mutlusun sanıyordum, bıktığın neydi, her gün muz yemek mi, yüzmek mi, ben mi? Sus, diye bağırdım. Bizi görmelerini istemiyorum. Bana aldırmadan bağırmaya, el kol hareketi yapmaya devam ettin. Öfkeliydim, oracıkta ince boynunu sıkabilirdim. Yapmadım. Masallar kötü sonla bitmez. Teknedekilerle gittin. Bana el sallamadın. Birkaç gün yalnız kaldım adada. Sensiz hiç tadı yoktu. Arkadaş olduğum yunuslardan rica ettim, sırayla beni taşıdılar, karaya ulaştım.
O gün bugündür seni arıyordum. Masal mutlu sonla bitti, gökten üç elma düşmüş olabilir.
Benim mekânıma ayaklarınla geldin, giriş katın dairesine. Yıllardır yıkılmayı bekliyor bu bina. Büyük cesaret, böyle bir yere tek başına gelmek. Çantanı karıştırdım, emlakçıymışsın. Gördüğün gibi bodrum katını yuva yaptım kendime. Penceresi yok ama kirası da yok. Şimdi sen biraz uyu, çayına ilaç katmıştım. Tedbirli olmak hayat kurtarır! Dışarı çıkıp yiyecek bir şeyler alacağım. Akşama ziyafet var!

